10.1.07

ayşegül tatilde


fethiye'deyim..

yılbaşı patırtısından kurtulmak için her sene düşünüp anca iki üç yılda bir yapabildiğimi yapıp buralara geldim. istanbul bütün ateşiyle çağırsa da, geldiğim anda aldığım derin nefesi kaybetmek istemediğim için de uzatıyorum işte böyle..

hem sessizlik sevip hem de istanbul'un göbeğinde yaşamak gibi bir çelişkiyi barındırıyor bu bünye, arada bu fok delikleri olmasa, zor.. ayak bastığım anda hissettiğim şu oluyor, istanbul dışı her yere: kendi ayak sesini duyuyor insan buralarda, ki herkese lazım. hem kendininkini, hem diğerlerini duymak. topuk takırtısı değil, ayağın toprağa değme fısıltısı.. izinin ve sesinin ayırdına varma güzelliği..

nerede yürürsen yürü, üçbuçuk tarafında dağlar da yürüyor seninle burada. bu mevsimde tepeleri karlı.. beşparmak dağları ve de babadağ, sahilde denizin sesine öyle arkadan katılıyorlar.. nasıl söylesem, pek ferah, çok güçlü, neredeyse ölümsüzlük duygusu vererek.. geri kalan buçuk denizde batıyor güneş yine bu mevsimde. yazın, adaların arkasında erken kaybolurken, şimdi yeşil ışık yayacakmış gibi dalıyor sulara.. yağmurlu bile olsa gün, son yarım saatte çıkıp bulutların takkesinin altından yapıyor yapacağını.

bir temmuz ayında şu herşeyi bildiğini ve de herkese öğretmek için saygonlular tarafından görevlendirildiğini sananlardan biriyle konuşmamızı hatırlıyorum da.. önceki kasım ayında üstelik o mevsimde denize de girmenin mutluluğuyla her gün sahilde dolanıp durmamdan sözederken, "olmaz öyle şey" deyivermişti.. "denizden batmaz güneş burada.. o kadar fark olur mu arada?" mesleki yamukluktan alabildiğine muzdarip bir öğretmendi kendisi, böyle durumlarda sözü uzatıp, öbür gezegenin eğitim görevlisi konumuna düşmemek için susmuştum. kafasını kaldırıp gökyüzüne sahiden bakan herkes güneşin yıl boyu nasıl bir yol aldığını görür oysa, kitaplara ve de "şart, şart, eğitim şart" a filan gerek duymadan..
***
arada akşamları sohbet eşliğinde ortasında yanan ateşe bakarak demlenilen bir meyhanede, bütün gün sadece bira içip oturan bir alman var. türk karısı ölüp mal mülk de elden gidince böyle bir meczup hayata girmiş. verilirse yiyor, laf atılırsa konuşuyor. dünyanın her köşesinde benzerlerinin ne kadar çok olduğunu bile bile, benim gözüm ona takılıyor, hayat üzerine fazla düşünmemeye çalışıyorum.
***
ateşe bakıyorum, korların arasındaki mağaralarda gezintiye çıkıyorum..
güneşe, ateşe, suya tapınmanın nasıl kaçınılmaz olduğunu bir kez daha ciğerimden anlıyorum.

18.12.06

satır araları



şov ille de devam etmek zorunda filan değildir!

yok, babam öldüğünde de sahnedeydim, eller havaya beklemez; yok, karım doğururken yanında değildim, sevgili okurlarım benden imza bekliyordu; yok, çocuğumun yılsonu gösterisine gidemedim çünkü japon işadamlarına ortaklık kakalamaya çalışıyordum...

işi, ticareti ve de aslında parayı hayatın merkezine koyanların kendilerine kılıf geçirme çabalarından ve de amerikan mottosu "the show must go on!" ı atasözüymüşçesine, içleri kan ağlıyormuş gibi tekrarlamalarından illallah..

ki aileyi, çocukları hiç dillerinden düşürmeyen de onlar, kutsallık nutukları atıp her türlü özgürleşme çabasını bir saldırı olarak görenler de.. yalan dolan!
***
ki alın size bir örnek daha.. üç yıl boyunca, aman seyircimizden tepki görürüz diye kadının yatak odasından içeri adım attırmayanlar, şimdi aynı seyirciyi ahlaksız teklif dedikleri şeyle şoke edip memleketi konuşturmak ve bu sefer de voliyi buradan vurmak için proje yapmışlar. herkes bunu konuşuyor, hatırını sormadan bu konudaki fikirlerini merak ediyor. ahlaksızlık mı? sadece yatak odasında ve belin aşağısında mı?
***
güzel ansiklopedi vikipedi'de mecidiyeköy maddesi yazmıştı biri: "cevahir alışveriş merkezi'nin bulunduğu semt!" şimdi... o arsanın kamu malı olup birilerine peşkeş çekildiğini, o bölgenin böyle büyük bir merkezi taşıyacak planlamaya sahip olmadığını, yapımı süresince sürüp giden kimin eli kimin cebinde tartışmalarını hatırlatsak neye yarar ki? mecidiyeköy'ün yerine koyuyorum kendimi, ruhum sızlıyor: "ne yani ben daha önce yok muydum?"
fare dağa küsmüş modeli protestolarım vardır, kişilere, mekânlara ya da durumlara karşı.. yok saydığım, vitrinde yaşayanların bu yeni tapınağına birkaç ay önce iş için uğramak zorunda kaldığımda, caddeye açılan binlerce merdivenin yanına bir tane bile rampa yapılmadığını gördüğümde niye şaşırmadım acaba? temizlik görevlisinin yardımıyla koca arabayı merdivenlerden indirdim, bir daha da allah uğratmasın diyerek arkama bakmadan uzaklaştım.

boşluktan aşağı uçan delikanlı, merdivenlerden yuvarlanan küçük kız çocuğu, hırsız olduğu şüphesiyle dayak yiyen bir diğeri, kalp krizi geçirerek ölen güvenlikçi.. görünen kurbanlar.. hayatımızı nelere ve kimlere nasıl teslim ettiğimizi sorgulamadan vitrinlere koştukça, görünmeyen cezaları, bilinmedik kurbanları önemsemedikçe onlara ağlamasak da olur. kanlar silinir, geçerken konuşacak şeyiniz olur, "aa, bak tam burdan yuvarlanmış!"
***
annem, sabah evden çıkarken akşama ne yemek istersiniz diye sorardı küçükken. genellikle aldığı cevapsa 'farketmez' olurdu, 'ne istersen onu yap'. bunun iyilik olduğunu sanırdık, onu kısıtlamamanın.. oysa o kısıtlanmak istiyordu, asıl zorluk ne yemek yapacağına karar vermek. gerisi kolay.
yani demem o ki, benim de size sorasım var. bir faydası olmayacağını da biliyorum oysa, çünkü masanın başına menemen diye oturup fırın makarna ile kalkıyorum genellikle, üstelik hiç yazmasak da olur. bütün o reklam filmleri, binlerce forum, bunca gürültü olmasa da olur.
***
şov ille de devam etmek zorunda filan değildir!

-----------------------------------------------------------------------------------------------
not: resim, james ensor'dan..

5.12.06

töre?



trt'de bir sohbet programında sıla dizisi bahanesiyle töre konuşuluyordu geçenlerde. ben rastgeldiğimde dizinin yazarı/yönetmeni, sunucuya ayar vermekle meşguldü, biraz da şaşkın. 'diziyi seyretmemişsiniz, seyretseydiniz böyle sorular sormazdınız bana.' insan bu durumda biraz dürüstlük bekliyor, ama boşuna.. seyredilmediği gün gibi aşikâr, ama laf çevriliyor.. bildik genellemelerle ezbere sormaya devam.. sonra dizinin oyuncularından birine, karakteriyle ilgili olmadık bir yakıştırma yapınca bir cevap da oradan alıyor: 'ama siz dersinizi hiç çalışmamışsınız ki..' sunucunun yerine -ki psikolog ve öğretim üyesi aslında- yerin dibine battığımız bu durumda ikinci seçenek stüdyoyu terketmek olabilir. ama elbette, her zaman bir üçüncü seçenek vardır. karşınızdakilerin anlayışsız ve sert olduklarını ima edersiniz, bir de bahane geçmiş olur elinize: 'ben soru sormaya korkuyorum, siz anlatın, ben sormadan..' ve üstten bakışınızı, bilgiç tavrınızı sorgulama ihtiyacını hiç duymazsınız.

böyle detaylı anlatmamın amacı dedikodu yapmak değil, tam da bu konuların ele alınışını açıklayan iyi bir örnek bence. daha dizi başlayalı iki hafta olmuştu ki, aslında aklı başında işler yapan biri, 'işte tam genç kızların rüyalarını süsleyen bir konu. ağa, kötü de olsa aşk diye peşinden giderler, herşeye katlanırlar..' diyordu yine bir programda. dizinin anlamaya ve kavramaya yönelik çabasını bir tarafa bırakalım -ki bu sadece bir dizidir- bu tür yorumlar bana, şu pek yaygın misyonerce yaklaşımın bir göstergesi gibi geliyor fena halde.

meseleye sadece bir laboratuvar çalışması gibi yaklaşıyor, orada süregelen hayatı hiç merak etmeden ahkâm kesip duruyorlar: 'kadınlar öldürülmesin, kızlar okula gönderilsin, töre sona ersin!'
peki, başüstüne..

kapılarına gelen şehirlileri kıramayıp kızlarını okula gönderen babalar, birer birer alıyorlar okuldan, yalnız kalıp hayat normale dönünce. hayatı sayılara indirgeyen anlayış, ilkini başarı, ikincisini başarısızlık diye yorumluyor. bu kadar basit mi gerçekten?

ben bilirimci düşüncenin her yere destursuz dalabilme fütursuzluğu.. kendi ezberini dünyanın gerçeği sanan zihniyetler... misyonerlik sadece afrika'ya giden avrupalının tekelinde değil, istanbul'da yarım saat ötedeki mahallede deneyimlemek mümkün. 'aa, ne töresi canım, hangi devirde yaşıyoruz!'

töre, gelenek, din.. herkes bir tarafından ve istediği açıdan okuyup kategorize ededursun, birbirinden çizgiler çekerek ayrılamayacak kadar içiçe ve insanlığın en eski kavramlarını böyle iki cümle, bir tv programı, bir buçuk kampanya ile 'temizlemeye' soyunmanın tehlikelerinden de söz etmek gerekiyor biraz. sıla'da istanbullu kız, 'kurtarmaya' çalıştığı insanlar ölüverince onun yüzünden, şaşkına dönüyor. yaa, bunu hiç düşünmemiştiniz di mi?
ruanda katliamı, avrupalı misyonerlerin yıllar ve yıllar boyu altını ince ince oydukları etnik meselelerin hiç de ummadıkları şekilde sonuçlanmasıdır. gelmekte olan felaketi farkeder etmez müdahale etme imkânlarını kullanmak şöyle dursun, arkalarına bakmadan kaçmışlardır. sonra, kendilerini hemencecik konunun da dışına atarak elbette: 'aa, ne büyük vahşet!'

..ki ortada tümüyle temizlenmesi gereken bir durum olduğunu kim söylüyor ve kim neyi neyden nasıl ayırıyor, kimi kimden kurtarıyor ve kurtardığı yerde ne vaadediyor, meçhul. sizi kim kurtaracak der bir gün biri sağlam bir yerden, tutup yere çalıverir o sağlam sandığınız sırça köşkünüzü, hiç belli olmaz.
***
anlama çabası iyi birşeydir, ille birşey yapmak isteniyorsa oradan başlanabilir. ayakkabıları kapıda çıkartıp sessizce içeri girip bir köşeye oturmalı. kendi sesinde ve düşüncende boğulmadan kulak vermeli.

----------------------------------------------------------------------------------------------
not: bir yerli diziyle ruanda katliamını biraraya getirme densizliğiyle yetinmiyorum ve içimde kalmasın nevinden bir şey daha söyleyip gidiyorum. dünyanın en güzel çarşılarından olan kadıköy çarşısının güzelim arnavut kaldırımlarını kaldırıp, istanbul'un her yerine bulaşan, artık görmeye tahammül edemediğimiz o olamayasıca granitlerden döşetenlere; bu işe karar veren, bundan para kazananlara, pek âdetim değildir ama bir beddua edesim var izninizle. ister bu dünyada, isterse diledikleri bir öbür dünyada, o kaldırıp attıkları taşları tek tek döşesinler inşallah diyorum. döşesinler döşesinler bitmesin, sonsuza kadar. aynı duayı, ormanları hektar hektar biçenler için tek tek ağaç dikmek olarak uyarlayabilirsiniz isterseniz.

atlar mı? onların konuyla hiç ilgisi yok. öyle özgürce koşturuyorlar..

23.11.06

'minyatür sessizliği'



aklıma bir yazı takılınca ve yazmayınca/yazamayınca başka bir şey de yazamıyorum. aklıma takılanı istediğim gibi toparlayamadım, yazamadıkça konudan uzaklaştım, kafam da epeyce dağılmıştı hayat gailesiyle, ara uzadı böyle. oysa burası günlük değil mi, arada bir merhaba diyebilirim havadan sudan.. ama yok, şeytan azapta gerek.. ille, istediğim yoğunlukta olacak, yazmak için yazılmayacak filan..

ama yazamamak içime dert oldu, bunu paylaşmak da şart oldu. ne demiştim bir ara, başım sıkışınca şiire, şarkıya sardırıyorum.

hadi bakalım, buyrun burdan yakın o halde.

an ve masal

güneşin ve suyun tadıyla
uçunca bulutların tarlasına
orada gece yok
gece olmuyor uzaklarda

boynumda gümüş bir kafes
sadakatsiz bir cariye gibi
uzanıp kıvrıldım ayın ortasına
o bir dede
ben tanrıça
günlerce uçtuk alacakaranlıkta

boynum ince
kalbim boş
sürdüm yüzümü ağaçlara
rüzgâra sürdüm gözlerimi acıyla
geçtiğim yollar
ve uçtuğum
o gecesiz gökyüzü
bulutların tarlasında oturan
tanrı kadar yorgun
fısıldadılar:

an ve masal
an ve masal

bejan matur, rüzgâr dolu konaklar

----------------------------------------------------------------------------------------------
not: başlık, bejan matur'un başka bir şiirinin adı, resimse bir hint tanrıça maskı..

6.11.06

bach sonatı



yakınlarımızdan daha çok tanıdığımız (ı sandığımız?) birileri günü gelip terkedince dünyayı, hayatlarımız gözümüzün önünde resmi geçit yapar, kaçarı yok..

sandığımız dedim, çünkü, en azından benim kafamı epeyce meşgul edip pek kesin tanımlar koyamadığım biri oldu bülent ecevit her zaman.

umut ve karaoğlan dönemlerindeki o inanılmaz mitinglerden birine tanık oldum 70'lerde. gelmiş geçmiş en umutlu günlerdi topluluklar için. saf bir sevinç vardı ortalıkta, siyasetin hamasi ve ciddi havasından uzak çocuksu bir sevinç. bu yüzden de aynı oranda çocuksu bir hayal kırıklığı yaşanmış olabilir: "hani bizi kurtaracaktın?" tek bir kişinin dere yatağını değiştirebileceğine olan inanç yaygın bir mit ülkelerin ve kişilerin hayatında. ne yapalım, herkes gençliğinde böyle hatalar yapıyor zahar.

çılgınlar gibi okuduğum o günlerde ismini ilk kez bir politikacıdan duymanın şaşkınlığıyla tagore 'un şiirlerini okumuştum onun çevirisiyle. sanskritçe diye bir dilden de böyle haberim olmuştu.

yani ecevit aslında, çok güzel gülümseyen bir adamdı. hatırlamaya gerek yok, belgesellere bakın görürsünüz. bir de şiirler yazardı karısına 'yapamadıklarımız' diye. edebiyat da kimi zaman politika kadar yalan olabiliyor böyle. 'şiirler yazacağına yapsaydı' demiyor musunuz siz de içinizden?

tamam herşey detaylarda gizlidir ama detaya boğulmak da insanı yorar, konudan uzaklaştırır. bâki kalan her ne ise işte o bir cümle, bir ses, bir his.. işte ecevit için o, iyi birşeydir. böyle bakınca insan hayatına, üç yanlış bir doğruyu filan götürmez. geriye kalan, 'sanki olabilirdi, keşke olsaydı, olabilseydi' denen bir tasarıdır. ama kimseyi yapmadıkları, yapamadıkları ile tanımlamak bize düşmez. çok daha fazlasına soyunsa da, herşeyi sadece inandığı için yaptığına, kimseyi kandırmak, peşinden sürüklemek gibi iktidar hırslarıyla hareket etmediğine inanıyorum nedense. yani herhangi birini değerlendirdiğim kıstaslarla bakıyorum ona da. bütün bunlar size naif geliyorsa, doğrudur. o mitingi yaşayan, akşamları seçim konuşmaları için heyecanla radyo başına koşan genç de burada çünkü, yazıyı biraz da o yazıyor. hepsi oldu. hepsi gerçekti. bir zamanlar âşık olduğunuz birini o hâliyle hatırlamak daha iyi fikir olabilir. en azından aşkı anladığından ve anlattığından kuşku duymadığımız biri söz konusuysa..

ne ben sorayım seni
ne sen beni sor
soyunmuş seslerimiz tenden
boşlukta bir aşk örüyor

ses olmuş duygular
yaklaşır dalga dalga zamansız
kavuşsa da seslerimiz birbirine
biz kavuşamayız

ne kollarımız var saracak
ne öpecek dudaklar
ne görülecek yüzümüz var
ne görecek göz

bir aşk örüyoruz boşlukta
çizgiden soyut
zerreden öz

bülent ecevit, 1953

------------------------------------------------------------------------------------------------
not: daha yeni genç bir ölümle sarsılmış, şu yandaki bir yıllık arşivden bir kısmını görebileceğiniz gibi, onca arkadaşını kaybetmiş biri olarak, en azından hayatın bana izin verdiği sürece burada ölüm üzerine yazmamaya karar vermiştim. son yazdığım yazıya kendim bile acı duymadan bakamadığım ve de okuyanlar tekrar tekrar bu acıyı duyuyor diye pişmanlık duyduğum için... siz bunu bir hatırlama ve yâdetme yazısı sayın..

16.10.06

çekelim, sonra bakarız..



kimbilir kaç japonun duvarında tramvayla birlikte suretimiz geziniyor..

...diyordum epey zaman önce. daha cep telefonları fotoğraf çekmiyordu, dijital makineler bu kadar yaygın değildi. sapıkça habire kaydetmek sadece japonlara özgü bir hastalık gibiydi. şükür allahıma, hep birlikte her an her şeyi kaydedecek muasır medeniyet seviyesine bir adım daha yaklaştık. bir meşhur kişinin söylediği gibi, 'ah o cep telefonuna fotoğraf çekme işlevini yükleyeni bir elime geçirirsem...'

birkaç saatliğine hasbelkader aynı masada oturduğum, bir daha yüzünü görmeyeceğim birileri fotoğraf çekmeye, ya da kamerayı burnumuza dayamaya kalkınca huysuzluk ediyorum, hiç çekinmeden. açıklama hazır: 'hatıra için!' eğer hatırlayacaksan zaten hatırlarsın, değilse böyle hatırlamasan da olur! ayrıca hatırlanacak birşeyler için o kamerayı indirip bakman ve görmen gerekmiyor mu? benzer bir durumda yüzümü kızartan pakistanlı kadına da selam gönderiyorum içimden. 'neden çekiyorsunuz fotoğrafımı?' demişti? 'neden?'
***
ilk yurtdışına çıkışımda, bütün gün dolaşıp eve döndüğümde, eyfel'e de gittiğimi öğrenen arkadaşım 'fotoğraf çektin mi?' demişti. 'aferin, bir sen eksiktin, sen de çektin mi? günde kaç bin tane fotoğrafı çekiliyor o kulenin, biliyor musun?' hafiften burulmuştum. marifet sanmasam da, böyle de yaklaşmamışım konuya.. anlamam için çok zamana ihtiyacım olmadı.. birkaç gün sonra bu kez eyfeli uzaktan gören bir meydanda, gözünde kameralarla otobüsün ön kapısından inip üç-beş dakika sonra arka kapıdan binerek çekip giden turist ırkından insanları gördükten sonra makineyi evde bırakıp çıktıydım sokaklara.. o fotoğraflara yıllardır bakmadım, ama kulenin tam altında durup yukarı bakarkenki görüntü ve hissiyatım taptaze. aşinayım sandığım 'şeyin' nasıl bu kadar yeni ve heyecan verici olduğuna şaşırmıştım. fotoğrafla (ne de yazıyla) iletilemeyen, kimsenin kimseye aktaramayacağı, biricik olan..

şimdi, bu konularda sontag ve barthes gibilerin yazdıkları aklımdayken fotoğraf üzerine ahkâm kesecek değilim. derin ve dallı budaklı durumlar söz konusu. üstelik onlar bu yeni yeni hâllere ne derdi acaba diye de deliler gibi merak ediyorum. oysa ben işin en basit noktasına, en başına dönmekteyim gün geçtikçe. kızılderililerin, fotoğrafın ruhları hapsettiği inancını giderek daha çok hatırlar oldum. yoksa fotoğraf çekmişliğimiz de var sokak sokak dolaşıp, nasıl zevkli bir şey olduğunu bilirim. albüm bakmayı da severim, kaybolan çocukluk fotoğraflarımı hatırlayınca da hâlâ içim sızlar. ama, konsere gidip sahneye değil de iki saat boyunca telefonunun ekranına bakanları; karşısına çıkan camiyi, çeşmeyi, şunu bunu, yanındakiyle konuşmasını bile kesmeden bir buçuk saniyede kaydedip yoluna devam edenleri; güneşin batışını değil de güneşin batışını fotoğraflamayı yaşayanları anlamamı kimse beklemesin.

'desinler diye yaşıyoruz' güzel laftır, bu durumlara da uyabilir küçük bir düzenlemeyle..
***
sperm yumurtayı döller döllemez fotoğrafını çekmeye başladılar ya sabi sübyanın, bir de onu elden ele dolaştırıp, albümlere filan koyuyorlarmış.. yok neyse ki bizim böyle eşimiz dostumuz da, duyuyoruz. bu filmlerin ana karnındaki bebelere ne yapıp ne yapmadığını da bir ara anlatırlar bize belki, ilerlemiş teknolojinin yardımıyla. sonra da ona çare bulacam diye uğraş dur..

bir muhabbet sırasında söz açılıp da, bu 'en ilk fotoğrafı çekme' yarışıyla ilgili aklımıza gelenleri esirgemezken, bir arkadaşımız, 'ya işte her teknolojik yenilik böyle tepkiyle karşılanmış zaten tarihte' dedi. benim tepkim teknolojiye olmasa da, doğru elbette. ama bu yuvarlana yuvarlana giden gemide, her kurulan masaya yumulmayı, iştahın değil arsızlığın göstergesi olan bu hâlleri biraz açığa vurabiliriz değil mi? durun bir sakin olun, diyebiliriz en azından.

9.10.06

haydi sibel!

üzerinden yıllar geçmiş... filmler ve üstelik başka bir durumda önünde secdeye gelecekleri bir ödül geçmiş.... kız, hiç eğilip bükülmeden geçmişiyle yüzleşip bağıra bağıra ağlayarak koşmaya başlamış ferahlayıp. ama dediği gibi, ne zaman yeni bir başarı gelse, arkasından saldırılar, tacizler, hor görmeler gırla.

internetteki haber sitelerinde, en hafifi orospu olmak üzere hakaretin bini bir para. sibel kekilli doğru söylüyor, porno sitelerine kadar gitmeye gerek yok: "siz bir de bana gelen mesajları görün de porno neymiş anlayın."

'kıskançlık' demiş.. bunu, ödül sonrasındaki tavrıyla ve söyledikleriyle bu hakaretleri edenlerin meşru zemin edinmelerine yardımcı olan sinemanın 'hanımefendi' oyuncusu hakkında söylediğini sanmam. genel bir izlenimdir, dünya hâllerini bilmekten kaynaklı bir yorumdur.. halbuki şöyle bir baksaydı şu meşhur ve meşum internet aramalarından, karşısına çıkan röportajlarda, sinemanın beşinci yıldızı olduğunu vurgulamaktan hiç vazgeçmeyen bir portre görürdü. ki ben kaç kere karşılaştıysam tv'de de aynı cümleyi edip duruyordu. şimdi birileri bunu yüzüne söylemiyordur herhalde, acı haberi biz verelim.. türk sinemasında o kadar çok beşinci vardır ki..
yani, güzellikleri, oyunculukları, herşeyleri tartışılabilir. ama tarih böyle tecelli etmiştir ve onlar kare astır, yapacak bir şey yoktur. ve daha önemlisi, ne bu ismi, ne de 'taçsız kraliçe' gibi lakapları onlar layık görmemişlerdir kendilerine.
***
onu bize tanıtan yönetmeni, 'rol için gelenlerin arasında en masumu oydu' diyor oyuncusu için. kulak verelim.
***
'duvara karşı'da film karakteri sibel, tv'de seyrettiği halterciye 'haydi sibel!' diyordu. tek kelimeyle, tek sahneyle bütün bir hayat..

şimdi de ben ona 'haydi sibel!' diyorum. haydi..

----------------------------------------------------------------------------------------------
not: haberler üzerine sıcak sıcak yazmak gibi bir derdimiz yoksa da, bu yazının gecikmişliğinin ve buna rağmen burada yer almasının nedenlerini söylemek istiyorum. selda alkor hastalanmıştı, yazarken kendimi iyi hissetmedim, bıraktım. ama ortalığı dolduran o yorumların yanında bunun gibi yazıların çoğalmasını istedim, yazdım. bu kadar...