30.9.12

payîz


5 eylül
akıntıya karşı yüzmek, bin cephede on bin savaş. yorucu evet.

6 eylül
montreal film festivali'nde büyük ödül, türkiye'de minimum seyirci. uzaktaki ateşe bakmak daha kolay olur, yakmaz!
***
bar taburelerini sevmem. saçlarımı savura savura gider en öndeki masaya da otururum. çevreye verdiğim rahatsızlık için özür dilemem gerektiğini düşünmeyeli epey oldu. darısı yenilerin başına..

7 eylül
istanbul dediğin, matkap sesiyle uyuyup hilti sesiyle uyanmak..
bitmez tükenmez bir inşaat.
iyi birşeye doğru evrildiğini bilsek gam yemiycez. heyhat..

8 eylül
hangi kanalı açsam karşımda bir metin erksan filmi. çevrildikleri zaman seyredilmemeyi bir yana bıraktım, yıllardır adını anan yokken.. ölü sevicilikte üstümüze yok billahi.
ve de sevmek zamanı'nın ne acayip bir atmosferi var ki, güllük gülistanlık ada akşamında dışarda yağmur yağıyor sanıp duvardaki resimlere göz ucuyla bakıverdim. biraz dikkatle baksam denizde uzakta bir kayıkta görüvericem halil ile meral'i.
***
burgazada'nın çocukları, ‎6-7 eylül'ün arifesinde evlerinde.. o vahşet günlerinde, denizden adaya çapulcuların, yağmacıların sokulmamış olmasının gizli gururunu da taşıyan arkadaşları karşıladılar onları. ağlayarak indikleri adada hüzünlü ve neşeli bir hafta geçirdiler. iki sene sonra yine hasret giderecekler.
biz bu arada daha kimleri kovarız, daha nasıl yoksullaşırızın peşindeyiz..
geçmişin sıkıntıları, ancak ders alınırsa anlamlı.

9 eylül
efendim, meslekten insanlara sorarsanız, size iki dar binayı yaşanabilir bir yer hâline getirmek için içerde yaptıkları değişiklikler yüzünden açılan davaları, yıkılan işlerini anlatırlar. demek ki neymiş: iki binayı birleştirmeyeceksin, elli ikisini birleştireceksin.
önce bulvarı açıp yara gibi sınıf farkı yarat, köyünden, ülkesinden edilmiş mültecilere, yolun karşısına geçemezsin psikolojisini ver. sonra 'vay girmeye korkuyoruz, hadi bunları buradan da atalım.' küfür niyetine kullanabiliriz artık: sensin kamu..
nereye kadar bilmiyorum ama, diren tarlabaşı!


13 eylül
mahallenin tanıdık son düğünü. sabah dokuzda neredeyse bir klüp ritmiyle aklım oraya gidiyor, ayaklarım dönüyor.
***



taraf tutmadan varolmaya çalışan kadınların sesi kesilmesin diye..
kadın pasajında erkek kahvesi açıp tacize devam edenler edemesin diye..
gazin, köylere gidip oradan çıkamayan kadınlara ulaşabilsin, onların sesini size ulaştırabilsin diye.

14 eylül
amed yolunda.

18 eylül
dağı bitirince meselenin çözüleceğini sananlara: bir aileden altı kişi dağa gitmiş geçen hafta mahallemizden. buralar hep dağ.
bu muktedir yöntemler, bu nefret dilinin içinde şaşırıyor muyuz? sizin var mı hep birlikte ölüme gitmek için bir haysiyet meseleniz? ve o ailelerden geriye kalanlar ve hatta gidenler 'bitsin bu iş, barış gelsin' derken kâhir çoğunlukla, siz hâlâ barışın gelmesini bir tarafın kazanması olarak mı görüyorsunuz? bitince geriye kalan travma ile boğuşacağımız onyıllar var. cümleten geçmiş olsun.
***
futbol eğlenceli bişey cidden. bir vakıf ve bir kooperatif üyesi kadınlar arası maçta, bizden mızmız ve göstermelik oyun bekleyenler avuçlarını yaladı. çoğunun sıfır olan futbol bilgisiyle mücadelesi yerinde bir maçtı. birkaç gün süren bacak ağrısı geçti. adrenalin isteğiyle yeni maçlara bakıyoruz artık. takım sporunda lafı bile olmaz ama gol de attım ayıptır söylemesi.

19 eylül
bütün memlekette çocukların içli dışlı inşaatı bitmemiş okullarda eğitime başlamasından söz edilince içimden yine tekrarladım:
her yer van, hepimiz suç ortağı.

24 eylül
yollar bana memleket..

17.8.12

havîn

24 haziran
bugün komşum, gözleri yaşararak zor günleri anlattı, 'şükür geçti, deprem olmuyor artık' diyerek. ve az önce 5.0 ile herkes sokaklarda. hasarlı yapılardan kötü haberler gelmez umarım.

4 temmuz

***
'hayat normale döndü mü van'da?' diye soranlara.
evet döndü. buyrun buraların normali!

 
6 temmuz
vallaha da afet, billaha da bizim suçumuz yok diye yalanları sıraladıkları basın toplantısı nasıl bitmiş dersiniz samsun'daki toki kurbanlarının ardından? çiselemeye başlayan yağmuru gören bakan yanındakine 'yağmur başladı hadi gidelim' demiş! avm'ye girsinler, ıslanmazlar.

9 temmuz
dün akşam üzeri, helikopter meyve ağaçlarını havalandırarak tepemizden geçince: 'çatışma var, yaralı getirdiler.' meğer yanından geçtiğimiz arsa, askeri hastanenin pisti imiş. meğer iki yıl öncesine kadar, inip kalkan, ölü ve yaralı getiren hava araçlarından bahçede oturmak imkânsızmış.
bu sesin eşliğinde, okuma yazma bilmeyen bir kadın, gözaltında geçirdiği günlerin sonrasında kapının önüne baygın hâlde bırakıldığında kocasının korkup onu içeri çekememesinden sözediyor gülerek. bir yakınının evde bıraktığı iki kitap yüzünden.. bağrındaki sigara yanıklarına, binbir türlü işkenceye, kimi dağda ölen, kimi yurtdışına sürgüne giden, kimi hapisteki aile fertlerine, bu işlerden kurtulsun diye apar topar evlendirdiği kızının sıkıntılarına rağmen, 'politika pis iş, barış istiyorum sadece' diyebiliyor. bu acıların yanından bile geçmeyen, aklından bile geçirmeyenler, öfkelerini gözden geçirmek için bu ağaçların altında misafir olmalı. dinlemeli, dinlemeli, dinlemeli..
*** 
erdoğan van'a giriş yaparken havaalanı yolunda yanından geçtiğim ve şu anda sıralamakta olduğu rakamları en azından yakından dinlemediğim için mutluyum.. 'duble yolların mimarı, hoşgeldin' yazan karayolları tabelaları, 'büyük usta, baş göz üstüne geldin' billboardları.. aylardır yan gelip yatanların üç gündür yana döne çalışıp, geçtiği yolları temizleme gayretleri. taa kışın ortasında odtü'den getirdiğimiz fidanları dikmeyen, kendi ellerimizle diktiğimiz beş on taneyi sulamayanların üç gün sonra solacak çiçekleri sulama gayretleri.
sonra istanbul'da köprüde kilometrelerce kuyruğun yanından geçebilmenin ve bayılmadan evime varmanın huzuru. yine de içimden şu cevabı olmayan soruyu tekrarladığımı saklamayayım.


14 temmuz
***
***
bizim çocuklar..  

15 temmuz
rte twitter'de "şunu herkes bilsin ki bu kardeşiniz, recep tayyip erdoğan, fanidir. her yaradılan gibi o da ölümlüdür." demiş. kendini mi inandırmaya çalışıyor, takipçilerini mi belli değil.

19 temmuz
cep telefonu operatörleri, kredi, kart şu bu vermeye çalışan bankalar, dini imanı reklam olan hastaneler.. peşimi bırakın, ben sizin bildiğiniz hedef kitleden değilim!

***
çocuklara korkmamayı öğretmeli. bir de kendini korumayı.
gerisi teferruat.


22 temmuz
mesela ben, ah almak, azap çekmek gibi kavramları kafamın bir tarafında taşıyıp vicdanın rehberliğinden ayrılmamaya çalışıyorum. zerre inancım olmadan! oysa bu adamlar, cehennem korkusuyla türlü ibadet ediyorlar di mi? dışardakileri aklamak için bunca uğraş, birilerinin acılarının resmini yayımlamaktan alınan bu keyif. görmezlikten gelsek bi türlü, vicdansızlıklarını yüzlerine vursak ayrı dert.

***
günlerdir istanbul'u uçuran poyraz, van'a her zamankinden yirmi dakika hızlı gelmemi sağladı. pilot kestirme yol buldu sandım, bu rüzgâr faktörünü anlayana kadar.
ve geldim ki ramavan. tamam bu kelime oyunlarını bırakalı epey oldu ama herşeyin başına sonuna öyle kolayca ekleniyor ki bu tek hece, kapılmamak elde değil bir vanatik olarak..
keyifli iftar alışverişi telaşını bir kenara bırakırsak, gündüzleri ortalık sakin. iftardan sonra hareketleneceği ise kesin gibi. erken bir akşam yemeği için girdiğim lokantada, önce yemek yok deyip, sonra önceki gidişlerimin hatrına belli ki, aşağıda mutfağın yanında yiyebileceğimi söyleyip geri çevirmediler. çıkarken de, karşılıklı kusura bakmayın faslı. bir de her köşe başındaki, bütün lokantaların önündeki çiğ köfte tezgâhları eklenmiş manzaraya.


25 temmuz
e demek ki neymiş, tam uykuya geçerken yakalanınca tedirgin olunuyormuş. hafiften evden de çatırtılar gelince, e kaç ki bu şimdi diye internete bakarken bir de şu haberi görünce gece gece, uyku kaçtı gitti.
saat on ikiden beri yakından, uzaktan gelen davul sesleri, sahuru beklemeye sıcak eklenince balkonlarda devam eden sohbetler ve de depremin ardından takır takır saydırılan silahlar.. 'korkmayın biz burdayız' mı, 'hâlâ korkmadıysanız buyrun burdan yakın' mı?
gelelim bu fırsatçı dedikleri arkadaşlara. on kişi ve otuz sekiz bina, güzel sayılar. çeteye gerek olmadan tek tek tek işini kitabına uyduranları da bir kenara bırakıyorum. tepeden tek bir kararla ilk hasar tesbitinin tamamını çöpe atan, şehirdeki yığmaların ve köylerdeki neredeyse bütün binaların ağır hasarlı olduğuna, olması gerektiğine karar veren devletin ta kendisi. köyler için çiziktirilmiş tip köy evinin öyle olmadığını, olamayacağını anlamak için van'da tek bir gün geçirmek bile yeterken, e buldun fırsatı yık, sat di mi? yapsatçı müteahhitin yıksatçı devleti. yapışın birbirinize.

30 temmuz
lise öğrencisiydim. kursa gitmiş, matematik fizik öğrenmeye çalışıyoduk. dışardan gelen seslerle pencereye gittiğimizde, meydanın ortasındaki gazete bayiinin ateşe verildiğini, sahibinin dövüldüğünü, etraftaki kalabalığın ellerindeki kocaman sopaları gördük. hocamız, hadi gidin evlerinize deyip saldı bizi o kalabalığın ortasına. solcu gencecik insanlardı, bilemediler belli ki.. arkamızda zebaniler, koşa koşa evlerimize ulaşmaya çalıştık. kimimiz o sopalardan nasibini aldı epeyce. bin yıl önce malatya'da o alevi gazete bayii abinin tehditlere rağmen istediği gibi yaşamayı sürdürme cesareti ve kafasını korumaya çalışan görüntüsü neden gözümün önünden gitmiyor, işte bu yüzden. hay ben bu tarihin de, tekerrürün de, faşizmin de..
*** 
dün gece dersimlilerle birlikte dinledim bu iyi müzik peşindeki hüzünlü sesli adamı. buyrun.

31 temmuz
darbeci general olaydın doksanına kadar yaşardın be gönül.. güzel uyu.

3 ağustos
dün karşı komşudan gelen kadın çığlıkları, dayak sesleri, herif homurdanmalarını duyunca hiç bir şey düşünmeden koştuk ama daha biz yolun karşısına geçmeden bıçak gibi kesildi sesler. e sorar soruştururuz, gerekirse şikayet ederiz diye düşünerek döndük eve. bugün ev sahibim, o evin kayınpederinin bacağı kırıldığı için hastanede olduğunu söyledi 'boyu devrilesice'ler eşliğinde.. sonrası, bir adam karısını dövüyordan çok daha fazlası..
adam, yıllar önce oğullarını evlendirmiş. biri askere gitmiş, öbürü biraz akıldan noksan.. sonra kızları satmaya başlamış. yan mahallenin bakkalına, oraya buraya gidip gelen gelinler yüzünden mahalle huzursuzlanmış. kavga, dövüş, mahkeme.. gelinlerden biri hamile kaldığında komşulara 'kayınpeder önce dövüyo, sonra yanıma geliyo' diye anlatmış meseleyi. bebek doğunca, önümüzdeki dereye attığı söylentisi yayılmış. oğlan askerden gelince boşamış, kadın gitmiş.
şimdi yeni gelin, 'kocam dövüyo, sonra pişman oluyo' diye özetliyormuş meseleyi. dün kim kimi dövdü, adamın bacağı nasıl kırıldı belli değil yenin içinde. biz koşarken yandaki inşaatın ustaları rahat rahat çalışmaktaydı umursamadan.
babayı, babalığı simgeleyenleri öldürmedikçe çığlıklar eksilmez.

4 ağustos
van denizinde, ahtamar adasına doğru kulaç atmak.

7 ağustos

8 ağustos
ağrı'da büyüyen, erzurum'da okuyan, hakkâri'de öğretmenlik yapan genç bir kadın, geçen hafta ilk kez tanıştığı denizde geçirdiği iki günü yüzme öğrenmeye çalışarak geçirmiş. bugün van denizinde saatlerce denizde kalıp, o eşiği geçti. deniz soğuk demedi, sodalı demedi çalıştı. azminin önünde eğiliyorum.
dönüşte radyoda haberler: şemzînan'da (şemdinli) iki ateş arasında kalan, yakılan boşaltılan köylerin sakinleri anlatıyorlar: ilçeye gidin ev tutun diyen kaymakamın vaadettiği 500 liranın neye yeteceğini, hayvanlarını dağda nasıl bırakacaklarını, bunun daha ne kadar süreceğini, köylerine gazetecilerin girmesinin yasak olduğunu, dağlarda bir halkın nasıl çocuklarının cesetlerini topladığını.. ser seran, ser çavan..

9 ağustos
***

13 ağustos
mahalleme bir gün asker cenazesi geliyor, bir gün 'şehit' taziyesine gidiyor komşularım. buralarda gerillaya 'şehit' deniyor biliyorsunuz. buralarda herkesin 'bir yakını ya cezaevindedir, ya dağdadır ya da toprak altındadır' biliyorsunuz. 
 
14 ağustos
çay. 'yanında yiyecek bişey de kalmamış evde' dememe kalmadan kapı çalındı. tanımadığım karşı komşunun küçük oğlu bisküvit ve gofret dolu bir tabakla kapıda. bu saatte böyle şeyler ancak mahallelerde olur. güzel bir şaka gibi!
***
gros markete gidip, 'ay burda da hiçbi aradığımı bulamıyorum' diyen şehirli kadına, mahallenin üç raflı bakkalı için 'bizim markette herbişey var' diyen kadının doyumunu nasip etsin tüketim tanrıları. amin.

15 ağustos
makinesiz evde gelen yüklü elektrik faturasını sorgulamanın sonucu: konteynır kentlerin eletriğini, suyunu bize paylaştırıyorlar. hey gidinin sosyal devleti hey.
***
radyo tiyatrosuyla büyüyen çocuklar için, en büyük ustalardı onlar. cüneyt türel, müşfik kenter. sesiniz kulağımızdan silinmeyecek, bilesiniz.

16 ağustos
günümüzün ikna odaları da böyle oluyor demek ki.. o odalardan geçen, o odaları zulüm diye niteleyen kadınları göreve çağırmanın vaktidir.

17 ağustos
yan bahçede her akşamüstü genç bir kız, kum doldurduğu su şişesini ağaca asıp antreman yapıyor. vuruyor, vuruyor.. küçük oğlan çocukları, aynı şişelere vurup ses çıkartırlarken sadece, o çalışıyor. olimpiyatlarda daha çok görürüz bu kız çocuklarından, demedi demeyin.
***


21.6.12

bihare


21 mayıs
ayağımı bastığım andan itibaren içimden tekrarlayıp durdum bunu. "dersim'i hak saklasın". türküler doğru söyler. baharda, canlanma zamanında gitmenin de katkısıyla cennete düştüm sandım. yeşilden, doğadan yorulmak diye bir şey varsa, evet yorgunum. sevgili arkadaşlarımın babalarının kırkı, tunceli, munzur, mazgirt, yetimoğlu ve sındam köyleri. sonra da van'a dönüş.

3 haziran
burada ciğerler bir de tozdan yanıyor, ağrıyor herşeyin üstüne.
üç gündür dolaştığımız köylerden iyi haberler yok ne yazık ki. ben toki cehennemi diyeyim, siz anlayın. taşeronların, müteahhitlerin eline bırakılmış insanlar, kendi getirdiği proje ve on yedi kefilli banka kredisi ile ev yapmaktan başka seçenek bırakmama hâli, moloz ihalesi alanların 'hemen yıkın ki, eviniz yapılsın' diye kandırdığı insanların ortalıkta kalmış eşyaları. neredeyse % 90'ı yıkık köyler, sekiz-on nüfus ile 17 m2'lik konteynırlarda yaşama gayreti..
var mı durumdan vazife çıkartacak birileri?


***
günün sözü altı yaşında bir kız çocuğundan: "erdoğan, niye bizim televizyona çıkıyor, çıkmasın!"
 


4 haziran 
gözden uzak olana dikkat çekmeye çalıştığında gözden uzaklaştırılman kaçınılmaz. 

6 haziran 
korkaklıkla paranoya kardeş. birkaç tane de amcaoğlu var.
aman derim!

7 haziran
bir takım kurumlarda bir faaliyet, bir yoğunluk, bir yorgunluk.
lâkin, ne kestin koç, ne yedin hiç!
***
hele bir durun, onlar önce bir memleketi kurtarsınlar. sonra bize söylerler, ne zaman neye nasıl itiraz edeceğimizi, nereye girip nerede duracağımızı. 'ne işi var kadınların öyle her yerde!' cümlesini rahat rahat söyleyebilen ve aynı zamanda 'anti-demokratik uygulamalar' lafını dillerinden düşürmeyen okumuşlar için de üç kere: tahammülsüzüm! 
***
az önce tgrt haberde van'dan son durum haberi:
bi kere, orası büyük ölçüde devlet memurlarının barındırıldığı konteynırlar.
ikincisi, konuşacakları insanları önceden tesbit etmişler, çok belli oluyor.
üçüncüsü, dayanamayıp 'toki dağın başında, o kadar paranın üstüne bir de yol parası' diyen adamın ağzına lafı tıkarken, 'ama ağustos'ta bitiyor di mi?' diye ezberini fazla belli ettin muhabir kardeş. e maksat insanların durumu değil, toki reklamı olunca..
ve esas olarak da, normal şartlarda böyle konuşan tek bir vanlı bulamazsın.
biliyorum, oralarda onlarca insanla konuştum. dahası konteynırda kalıyorum aylardır, ne şahane bir hayat olduğunu bilirim.
şikâyetiniz nedir diye sorana, 'sıcak ama onun devletimizle bir ilgisi yok' gibilerden bir şeyler söyleyen memur arkadaş;
isteğiniz nedir sorusuna, 'hiçbir eksiğimiz, bir şikâyetimiz yok, herşeyimiz var. tek dileğim başbakanımızın ayaklarını öpmek' diyen hanım..
gelip sizi görmek ve bunları gerçekten yürekten söyleyip söylemediğinizi öğrenmek isteğiyle dopdoluyum.
bu 'haber'i yapan muhabire ise diyorum ki:

oğlum bak git..

8 haziran
süphan.. baktıkça içimden yükselen ses. 'şu dağlarda kar olsaydım, olsaydım!'

9 haziran
demek ki neymiş! bize gereken şu ya da bu ideolojik duruş değil, vicdanmış.
sadece vicdan!

10 haziran
sonunda ada ve deniz!
güvercinlerin gözünde 'ne işi var bunun burda, niyeti nedir?' sorusunu görmemenin huzuru.
bahtiyarım. 

11 haziran
baştan sona politika.. doğruyu söylemiyorlar.
'erdoğan bayraktar, insanları yıkılacak evlerden çıkartıp onları kurtarmaya çalışıyor' diyen birand için de gelsin.
"evimizi yıkanın villasını yıkarız".

12 haziran
şimdi efendim. kürtler, ah okula gitsek de bize dilimizi öğretseler seçme seçme derslerde diye beklemiyorlar hasretle. doğduklarından beri bildikleri, konuştukları dilde matematik, coğrafya, tarih filan öğrenmek istiyorlar. okula gidince hiç bilmedikleri bir dilde eğitim görmek istemiyorlar. 'ana dili' malûm.. ikisinin arasındaki devasa farkı görmek için nasıl örnekler vermek gerekir bilmem. bütün memlekete 'iki dil, bir bavul' seyrettirmeli ya da bırakmalı kürt köylerine, ne hâlleri varsa görsünler.
çoğu okuma yazma bilmeyen, türkçeyi hiç bilmeyenlerle dolu uçaklardaki 'ladies and gentleman' anonsları götürsün sizi..


13 haziran
van belediye başkanı bekir kaya twitter'dan selam yollamış halkına: "erdoğan ‘van’ı istiyorum’ dedi ve bizleri cezaevine koydu. bakalım van’ın yalın ayaklı çocukları van’ı erdoğan’a verecekler mi?"
***
havai fişek yasağı.. istanbul'un bütün kuşları hep bir ağızdan haykırıyor: sağol, sağol, sağol..

14 haziran
depremden üç gün sonra gece telefonlarına gelen 'tsunami olacak' mesajıyla tepelere kaçan ey halkım: henüz o işlerde sms kullanılmıyor. ya inancını hatırla, 'herşey allahtandır' de. ya da oku, öğren, bilime sarıl, rahat ol. bi öyle, bi böyle olmuyor ama.

16 haziran
öğrenilmiş davranış biçimi olarak, göçmek..

17 haziran
hapishanelere doldurup yirmişer otuzar yoketmekle uğraşmayın artık. çevirin mezopotamyayı, ateşe verip toptan kurtulun!

18 haziran
üç otuz paraya uçak bileti satıyoruz diye ortalığı ayağa kaldır.
sonra istisnasız her uçuşa 'operasyonel nedenlerle' gecikme ver.
mecburen yiyen içen yurdum insanına kıçıkırık sandviçle çayı biletten daha pahalıya sat!
dümeninizi seveyim..

21 haziran
geçen kışın mekânı konteynırı terk.
kuş sesleri, meyve ağaçları arasında ve tozdan uzak mahalle hayatına geçiş.
terk, vuslat.. hayat!

15.5.12

neresi sıla, neresi gurbet


3 nisan
yersiz yurtsuz..

4 nisan
van eski van değil, ben eski ben değilim. aylin artık evinde, hâlâ yalnız kalamasa da.. dernek de yerine taşındı. ama bu yazıdakiler zamansız. hele görmeyen, yaşamayanlar için ders niteliğinde.

6 nisan
bahar, ankara'da odtü'de geldi bu sene bana. stadyumdaki devrim yazısını gördükten az sonra. okul hayatımı bu kampüste geçirmediğim için azıcık hayıflanarak.

9 nisan
güzel söylemiş meral okay: "sopamı yerim ama iki taşı da ben sektiririm.

11 nisan
ceylan filmlerine varlığıyla ışık veren güzel adam mehmet emin ceylan. 'baba, nerdesin?'

12 nisan
afad'ın kendisi, depremin altında kaldı zaten. hasar tesbitlerini ellerine yüzlerine bulaştırınca, bakanlık yeniden devreye girdi. öyle 'kurdum' deyince işlerin yürümüyor, kırmızı ceket giyerek ekip olunmuyor, görüldü. yılların deneyimli bakanlık ekiplerinin yanında şaşkın şaşkın dolaşanlar ve bakanın bile bu birimi kurduğuna pişman olduğu lafları.. sonları hayrola.

17 nisan
sonun başlangıcı, afet yasası ve üniversitelere adını vermektir. 
tarih yazar bir gün.

18 nisan
açık mektuptan çok, işkembeden sallayan herkese açık ayar.. gölün kenarına kadar makam arabasıyla gitme ve odtü'nün bağrına yara açma isteğinden başka bir nedeni yoktur. bunu, yeşil alanları halka açıyoruz uydurmasyonuyla yutturmaya çalışanın tıyneti zaten belli. anlamadan dinlemeden destek olup ağırlığınızı onunla eşitlemeseniz güzel olur.
***
dün deniz kenarında muhabbet, martı çığlıkları. bugün iki dakikada ortalığı duman eden fırtına. sonra iki gökkuşağı birden.. sarılar, morlar, sokaklar dolusu koku. çok hoş buldum sevgili ada'm.

20 nisan
ahmet tulgar diyor ki: "bu arada bütün bu olanlarla ilgili şöyle de denilebilir: belki de devrim oldu. ama sizin devriminiz değildiydi. yani siz devrim yapsanız, belki siz de aynısını yapacaksınız. yapacaktınız. yapardınız. hani 'kültür devrimi' filan. ama onlar yaptı."
budur!

22 nisan
ya çay olmasaydı
ya şu ince belli bardaklar..

23 nisan

24 nisan
***
çocuklar ve dişleri şahane. örtmen, emellerine âlet etmiş gerçi onları ama eğitim de böyle bişey naaparsın.

26 nisan
uçakta anadolu'yu boydan boya geçerken, üç hafta önce bembeyaz olan coğrafyada bulutların gölgesi, karları erimekte olan dağlar.
nemrut gölü, tatvan derken van denizini görmek.
istediğin kadar şaşırabilirsin.
***
dünyanın adaletli bir yer olmadığını biliyoruz. ama insan eliyle ve gözünün içine baka baka yapılınca pek fena oluyor. zeytin ağaçlarına söyleyelim de gölge etmesinler bari.

28 nisan
olur olmaz yerde yapılan anketlere olabildiğince yanlış cevaplar vermek: big brother'a boynumuzun borcu.
***
korkma, oku. orospu manifestosu.


29 nisan
minibüsle yaklaşırken karşılıyor hoşap kalesi. hoş âb, nâmı diğer güzel su.. hoşap'ın lisesi, hastanesi var, bir zamanlar da ilçeymiş. akıl sır ermez idari işler.
dış kale ve çevresinde kimisi yüz yıllık kerpiç evler. içkale kapısından girip karanlıkta yürüyünce kale içine alıyor seni güzellikle. çepeçevre bulutların içinde bir kartal yuvası. kalede geçirilen zaman, urartu birimiyle ölçülebilir. öyle bir garip hissiyat. 

kale haritasının az yukarısında, tehlikeli ve yasaktır yazısı zorbelâ okunan kazı alanı tabelasını görünce, yukarı çıkmayıp kalan kısımları dolaşıyorum. sonra sessizliğin içinden bir ayak sesi ve fotoğraf makinesiyle gelen biri. soruyorum:
'oraya girmek yasak di mi?'
'evet, öyle.'
'ama siz girmişsiniz.'

'ben kazı başkanıyım da..' :)
yirmi üç yıl önce van'a gelen izmirli mehmet hoca, beş yıldır kalenin ortaya çıkartılması için uğraşıyor. bu planı, tezini yapmaya başladığı zaman elle ölçüm yaparak hazırlamış. bugün, aynı işi gelişmiş tekniklerle yapan ekibi yolcu etti. ona rastlamasaydım, tabelayı dikkate alıp kazı alanını gezmeyen tek kişi olarak kale tarihine geçecektim sanırım. ve bir sürü ilk elden bilgiden de mahrum kalacaktım.

kazı bölgesinde üç hamam, harem selam bölümleri, seyir kuleleri ve kerpicin yumuşak hatları.
***
dönüş yolundaki eşlikçimiz zernek barajı. ağaçsız, ormansız coğrafyanın çok acayip bir güzelliği var. karlar hızla erimekte. kazı minibüsünün şoförü, 'çatak'taki ganisipi (beyaz su) şelalesine gitmenin tam zamanı' dedi. gidilsin.

30 nisan
'olağanüstü günlerden geçiyoruz' lafının hastasıyım. söylenmediği hepi topu üç beş gün ya gördüm, ya görmedim şu ömrü hayatımda.

1 mayıs
sabah inşaattaki işçileri çalışırken bıraktım. 'hadi gidelim hep beraber' deyince, biraz mahzun, biraz şaşkın bakışlar.. vakad'ın kısa zaman öncesine kadar çalıştığı konteynırın önünde basın açıklaması.. 'kadın emeği diye birşey var, evde ömür billah çalışanlar var hacılar!' dediler kısaca. bir yandan da el emekleri sergilendi.
sonra, belediye garajında işçi bayramı: newroz ruhuyla.. biz alana girerken, ferhat tunç sahneye çıkıyor: 'kardeşiz diyorsanız hakkını verin, böyle kardeşlik olmaz' diyor mealen. ahmet kaya'ya hep birlikte selam ediyoruz: 'diyarbakırlıydı kod adı bahtiyar, suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar.'

yandaki inşaatın üst katlarında fiyakalı özel tim. onlar bizi çekiyor, biz onları.. güneş gözlüğü yasağı gelse, maazallah karizma yerle bir..
eller kendiliğinden zafer işaretine kıvrılıyor ve hemencecik durulan halaylar.

bugünlerde van'da herkesin elinde birdemet ışkın.
bijî yekê gûlanê!

2 mayıs
çocukluğumun en fena hatıralarından biri, okulda sabahları içirilmeye çalışılan süttür. ki o zaman da abd'nin kakaladığı süt tozunu eritmekti maksat. sırada beklerken mide bulantısından çay kaşığıyla vura vura bardağın dibini delmişliğim ve o günlük yırtmışlığım var.
ki zamaneler, hep birlikte zehirlenme taklidi yaparak yırtsalardı gönülden alkışlardım. geçmiş olsun diyelim de geçmiyor şu memlekette hiçbir şey yahu.. dön babam dön. 
***
sanırım konteynırlarla birlikte uçuyoruz hep beraber. bir fırtına, bir yağmur. bir kez daha, hadi hayırlısı..

3 mayıs
van'da hâlâ çepeçevre karlı dağlar ama beyazın adı değişmiş ağaçlarda. karşıyaka'da çocukların burnu pek akmıyor artık.
***
rize'den gelen sahne sanat atölyesi ekibi bugünlerde okullarda ve bağımsız kadın çadırında karagöz hacıvat perdesi kuruyor. kim demiş, zamane çocukları ilgilenmez diye. sabah okulda izleyenler ikinci kez çadırda. pür dikkat, neşeyle katılarak.. minibüse doluşup yeniden okula gidenler, üçüncü kez izleyecek olanlar. kürt aksanı ile laz aksanı yanyana..
***
dışardan gelen müzik sesine kapılıp sokağın ucuna doğru yürüyorum. düğün halayı kurulmuş.. canlı müzik eşliğinde sakince, usul usul.. küçük arkadaşım hilâl'in isteğini kırmayıp ben de katılıyorum halaya.

4 mayıs
meselelere ilkesel olarak karşı durmayıp taraftar mantığıyla yaklaşınca tekerrür kaçınılmaz. buyrun, günümüz muktedirlerinin sanat abuklamaları, buyrun bir zamanlar ıtrî'yi, semazenleri düşman belleyip ihbar eden klasikçiler. ne etsek, nerelere gitsek.

5 mayıs

6 mayıs
eriyen karlar muradiye şelalesinde çağlamaktadır dediler, yola düştük. erciş sapağında aktarma, yol kenarında esintili bekleyiş.
yol sapakları, transit salonları güzel yerler.
önce ızgara kokuları, dumanı. uzaktan şelalenin sesi.. hipnotik bir etkisi var. gözünü alamayıp zamanı kaybetmek işten değil. aşağı kadar inip yaklaşanların telaşı, önünde fotoğraf çektirmek için.
 şelaleden başın dönmüşken bir de asma köprüden karşıya geçmek gerek. kendi kendine sallanması yetmezmiş gibi, çocuklar, kenara yapışan annelerinin korkusunu az daha artırmak için zıplıyorlar. eğlenceli.


şelalenin sesinden uzakta kavakların arasında keyif sofraları.. her yanda karıncalar. kampüste bile yuvalardan delik deşik olmuş kaldırımlarda seke seke yürünüyor ancak. çevreci eylemden döndüğünde mutfaktaki karıncaları görüp oflayıp puflayan arkadaşlara selamlar.



van'da içimde hep çalan şarkılardan.
ah kavaklar, ah kavaklar..
***
yıl boyunca karı eksilmeyen süphan'ın oralardan güneş batıyor.

7 mayıs
van'daki kadın aktivistlerin gözaltına alınmasına kadın derneklerinden tepki.
yine ne varsa onlarda var!
değil mi vakasum? değil mi bdp? değil mi van belediyesi?

8 mayıs 
bugünü bakanlıkların sitesini ziyaret ederek ve gökçek'i hackleyerek geçiren çocuklar, 'bunu bizimle söyleyin' demişler. başım üstüne.
ne demişler: "imamın ordusu varsa, halkın REDHACK'i var!"
***
istanbul. 

10 mayıs 
filmlerde, dizilerde hâlâ yılmaz güney trükleri, sahneleri. ne bereketlisin be usta.

12 mayıs 
böyle lige böyle final. müstahaktır. ve de damarlarımızdaki asil kan.. yok birbirimizden farkımız.

13 mayıs
***
haiti'de, evi tamamen yıkıldığı için yarı yıkık okuluna sığınan müdür ve verilememiş karneler.
 van'da, giden öğrencileri için ağlayan müdür bey ve dershanelerdeki sınav kağıtları.. ikisini de gören birinin sözünü ettiği büyük benzerlik ve bu can alıcı detaylar!

15 mayıs
itiraf ediyorum. birkaç sene önce, istanbul'un göbeğinde kürtlerin arasında yürüyene kadar ben de gazın cidden ortalığı yatıştırmak için, bir olay çıktığında filan atıldığını sanıyordum hafiften. oysa, kelimenin tam anlamıyla durup dururken 'ahan da bizde bundan çok var!' diye attılar üzerimize, limonlar, sular filan.. sonra devam etti toplantı.
o noktadan sonra, sakince kameraları kıran puşili çocukları kızarmış gözlerimizle sakince izledik. kışkırtılmak neymiş gören cadde ahalisine selamlar..
o gün, taksim'de oturma eylemi yapıp aksaray'a kadar bile yürümeyen, kürtleri istanbul'un göbeğinde bile yalnız bırakan ahaliye de..

rojbaş dostlar, rojbaş.. 



29.3.12

şubat, mart, bahar


23 şubat

28 şubat
üniversitenin ağından internete bağlanıyorum ya, bu filtrelerin, yasakların ne menem bir şey olduğunu da yakinen görmüş oluyorum. arkadaşımın, iki yaşında bir kız çocuğu annesi olmak ne demektir paylaştığı blogu yasaklı, ankara emniyetinin sitesini çökerten redhack'inki açık. e güzel valla. 
***
suriye'de açık yapılıp kapalı sayılan oylamada anayasaya % 89,4 oy çıkmış. türkiye'de 1982'de kapalı yapılıp açık sayılan oylamada darbe anayasasına kaç oy çıkmıştı? % 91,37. iç savaş ortamında bile daha fazla cesur yürek çıkartan suriye'ye selamlar. diyeceğim başka bir şey yoktur hâkim bey..

29 şubat
e sallan sallan nereye kadar..
***
bugün şehre gitmek için kampüsten otobüse bindim. koşarak yetişen üç-dört öğrenci, arkadaşlarının geldiğini, birlikte gideceklerini söyleyip beklettiler. on-onbeş oldular sonra, yola koyulduk.
kızlı erkekli grubun nereye gittiğini düşünürken biri telefonda 'sınıf arkadaşımız öldü, hastaneye gidiyoruz' deyince meraklandım, yanımdaki kıza sordum ne oldu diye. 'kalp krizi dediler' dedi, 'gevaş'ta hapisteydi' dedi, 'adı ferit' dedi.. 'yeni mi girmişti hapse' soruma biraz ağzında geveleyerek cevap verince rahatsız etmemek için uzatmadım. bütün gün aklıma gelip durdu. gevaş'tan gelen cenazeyi karşılamak üzere hastaneye giden bu acılı, sessiz gençlere katılsa mıydım diye düşündüm, kimbilir neden içerdeydi diye hayıflandım..
sonra az önce haberlerde bir de ne göreyim.
 
şimdi aklımda başka sorular. 

3 mart
bu kez de van havaalanında geçirilen saatler ve istanbul'dan gelen uçağın muş'a inmesiyle eve dönüş. evet eve.. üç ayın sonunda van'da ilk kez bir çatı altında, yumuşak yün yorganla çekilen deliksiz uyku. sabah gazin hanım'ın sesiyle uyandım. sanatçı kadınlar derneği için yapılmaya çalışılan ve bin türlü saçmalıkla uykularını kaçıran konteynerle uğraşırken konserlere çalışamamaktan yakınıyordu akşam. sesini duymak iyi geldi.
deprem sonrasında yazdığı kilam dewrane'de ne diyor bakın:

zamanlar karanlık, karanlık, kötü zamana geldik yine anne
bu sonbahardan önce yapacağım işim gücüm vardı
bu kış başımızın üzerinde kara bir bulut dolaşıyor,
deprem bulutu
erciş'e, van'a, köylerine baktığımda
yine bir ferman yazıldı, deprem fermanı, anne zamanlar karanlık..    
 
bir türlü uğrayıp benim için yaptığı içli köfteleri yiyememiştim. çantamdaki bebekler ve kedicikler van'dan ayrılmak istemediklerinden ve de bu içli köfteler beni çağırdığı için kalkmadı uçağım belli ki.
o ve diğer dengbej kadınlar 8 mart'ta istanbul'da olacaklar. kimi, iran sınırındaki bir köyden kalkıp geliyor, ilk kez sahneye çıkmak üzere. gazin hanım, ki yıllarca kayınpederi anlamasın diye içinden içinden söylemiş şarkılarını, dewrane'yi ağlamadan söyleyebilecek mi bilmiyorum. 'dengbej' deyince akla erkeklerin geldiğini, kadınların bin türlü baskıyla seslerinin kısılmaya çalışıldığını söylemeye gerek var mı?
ben olsam başlığı dengbej kadınlar diye atardım.

6 mart
"buraya okul yapılacak, yapılacak!"
bu ünseli acayip belde..
depremden sonra, sadece torpillilerin evi kontrol edilince ayaklanıp, ankara'ya kadar gidip bütün beldeye hasar tespiti yapılmasını sağladılar. diğer beldelere böyle tek tek gidildiğini hiç sanmıyorum. öğlene doğru gidip, şöyle bir dolaşıp sonra kahvede muhtarla, başkanla çay içip dönmüşlerdir. 'e söyleyin bakalım, nedir buralarda evlerin durumu?'
gönüllü mimarlar bir an önce başlarından gitsin isteyen, 'buradan gitmek ve herşeyi unutmak istiyorum' demekte bir sakınca görmeyen bakanlık görevlisi, 'e ama orası 80 km. uzakta, nasıl gideceksiniz?' demişti, devam etmekte ısrarcı olunca. 1700 km. uzaktan gelmiştik öyle değil mi? kamu görevlilerinden gönderecek adam bulamadığı için, bizim de kaçacağımızdan pek emindi.


ünselililer sevinçle karşıladılar bizi. en azından incinen adalet duygularına iyi geldi gidişimiz, başka bir şeye yaramadıysa da.
'ağır hasarlı bir durum yok, biliyoruz. ama adres adres dolaşıp birilerinin evine bakılınca ağrımıza gitti' dediler. 'siz şimdi böyle dolaşınca insanlarda fazla beklenti oluşuyor, üzülüyorum' dedi bir başkası. 'evleri boşverin, biz zaten devletin birşey yapmayacağını biliyoruz. şu tepedeki kayalar yerinden oynadı, evlerin üstüne devrilecek. onu halletsinler yeter' diye ricacı oldular.
zabıt tutup kayaların durumunu bu pek çalışkan arkadaşlara ilettik. her günkü saatler süren yemek faslı için çıkmak üzereydiler, bakmadan masanın üzerine attı, çıktı biri. baktı mı, o kayalarla ilgilenildi mi? bilmiyoruz. yapılan tesbitleri, itiraz sürecini de fırsat bilip toptan kendi istediği gibi yönlendiren, açılması düşünülen caddelere, toki'nin imar planlarına göre durumu yönetenlerden ne bekliyorsak!
bu okul protestosunu görünce gönlüm şenlendi, 'aslan ünselililer' diye keyiflendim. mağduriyetini bu kadar ezilmeden büzülmeden dik başlılıkla ifade edenin sırtı yere gelmez.


8 mart
altıyüzellisekiz kez anne demeden kadınlar gününü kutlayamayan,
kadınla ilgili herşeyi aile çatısının altına sokmadan rahat edemeyenlere:
bütün bunlar olmadan da kadınız.
valla da billa da..
istesen de istemesen de..



13 mart
şuradan söylemek isterim ki, artık hiçbir protesto için tünel'den taksim'e yürümek istemiyorum. bu bir aşağı bir yukarı beyoğlu yürüyüşlerinin ve sosyal medya cümlelerinin yetiyor gibi olmasından çok sıkıldım.
***
zaten rahat rahat dolaşıyorlardı. belki şimdi isimlerini derince yazıp belleyebiliriz. ne dedi ahmet şık: "bir gün girecekler bu hapishanelere. asıl şimdi başlıyor, ayaklarını denk alsınlar." bu adaletsizlik batağında hiç aklımızdan çıkmasın: şevket erdoğan, köksal koçak, ihsan çakmak, hakan karaca, yılmaz bağ, necmi karaömeroğlu. mutlaka vardır madımak'tan daha çok yakan bir cehennem.

14 mart
pi gününüz kutlu olsun.. 

16 mart
aylarca memleketlerinden ayrı kaldıktan sonra, hiç de iyi şartlara dönmediklerini bile bile güle oynaya havaalanına giden, kavuşma hayaliyle sevinçli genç kadın ve çocukları, hava şartları yüzünden uçakları iptal olunca ağlaya ağlaya dönmüşler eve. geçtiğimiz üç ay, bu sahneden çokça yaşandı. sabahtan iptal olan uçağım yüzünden benim duyduğum hissin kaç katı olduğunu tahmin edebiliyorum. sabahın köründe arayıp 'öğrenmeden evden çıkma, burada çok kar yağdı dün gece' diyen dostlar olunca, gidemediğine daha da üzülüyor insan. hadi yarına.
 
17 mart
havaalanında tahmin ettiğim gibi jandarmalı, özel güvenlikli, sivilli newroz arifesi. 'tatil olmayan özel günler, civarındaki hafta sonu kutlanamaz, ille de kendi gününde!' dayatmasını anlat anlatabilirsen bölgeye. bulunur elbet üzerinden atlayacak bir ateş.
***

20 mart
'yetki var' denince koşa koşa gelen, 'bu da sorumluluğu' deyince toz olan ey ahali! bu ikisi ezelden beridir göbekten bağlı kardeş, şunu bir öğreneydin.
21 mart
peşini bırakmayacak, hep özleyeceğin şehirlere bir yenisini ekledin, iyi halt ettin: perugia, pushkar, quetta, yezd, isfahan, ordu, beyrut, halep, van..
***
kampüste mütemadiyen bavul tekerleği sesleri. bozuk, çamurlu yollarda koca bavulları sürükleyen, kimi zaman yürümediği için taşımaya çalışan öğrenciler. biri bu gençlere sırt çantası diye şahane bir icattan söz etmeli. bir tane kullanana rastlasam sarılıp öpücem.. 
***
hah, bir adaların faytonları kaldıydı, onları da kaldırın. 'nostaljik olarak bir ikisi tutulabilir' diyenleri at gübreleriyle dolu bir yerlere havale edeyim ve gidip şu beddualarımı kitap hâline getireyim artık..

22 mart
star yılmaz özdil, 'var mı ateşin üzerinden atladığınız fotoğrafınız, türkiye'nin bayramı değildir' demiş. ha şunu bileydiniz.. ateş üzerinden atlayan değil ama ateşte yananların bol bol fotoğrafı var.

25 mart
sevgili arkadaşlarım. van merkezdeki bütün kerpiç evlere yıkım kararı çıkartılmış. bir tek çiziği olmayanlar dahil.. gerekçe 'kolonsuz yapıların depreme karşı dayanıksız olması'. haberi veren yyü öğretim görevlisi, 'ben konuşamıyorum, siz yapabiliyorsanız lütfen bunu duyurun, kamuoyu yaratılması için çaba sarfedin' dedi. cirmim kadar yer yakarım diyemedim, fazlasına gücü yetenlere, mimarlara, gazetecilere, sivil toplumculara duyurayım dedim. çok üzgünüm, çok.
***

açılışta 'deprem sırasında krizi çok güzel yönettik' diyen genç vali yardımcısı, akşam, odtü'lü gençlere 'anarşik olmayın' bâbından bir şeyler söylemeye kalktı, 'odtü'lüler asidir' dedi, 'aslında ben de asi ruhlu sayılırım' deyip bir fıkra anlattı.. ki sonraki saatlerde bu cümleleri üzerinden yapılan mavraları hiç anlatmayayım. politika fena iş.

26 mart
kampüs son bir haftadır iyiden iyiye hareketlendi. eğitim fakültesi, eymir vakfı'nın ve çydd'nin dersliklerinde cuma günü eğitime başladı. devam zorunluluğu olmadığı halde akın akın gelen öğrencilerin, gece yarısı ders programlarını, hangi sınıfta ders yapacaklarını filan öğrenmek için binaları gezmeleri, sekiz kişi kaldıkları konteynırlarda masa ve çalışacak ortam olmadığı için ellerinde kitaplar kampüs içinde kapı kapı çalışacak yer aramaları, hocalarının peşinde dolaşmaları göz yaşartıcı.
bir de haftaya yapılacak ygs sınavına gireceği yeri bulmak için aileleriyle gelenler var. yoksul, deprem mağduru bu anne-babaların ve çocukların çabası, isteği..
herkes gibi ben de bu sorulardan, hesap sormalardan nasibimi alıyor, gönüllü olarak soruların üstüne de gidiyorum. bina ve çevre düzenlemesi, altyapı gibi konularda bolca ziyaret ettiğim yöneticileri bir de öğrencinin ihtiyaçları için arıyorum ki, ya kadroya alınmam ya da hepten kampüsün kapısına bırakılmam an meselesi.

27 mart
kar.
*** 
eh yani, bir film bu kadar mı iyi, güzel, hassas, derin, sade olur. bu kadar mı olur.. 'siyasetin tozu dumanı altında kalmış kadim bir kültür'..  'yalnız ve güzel ülke' kadar dokunaklı bir tanım. izleyelim.

28 mart
vanlıya 3g ne diye sormuşlar. gar, gış, gıyamet demiş.

29 mart
ben geldim. hadi adaya gidelim..