22.4.08

yalnızlıkla kalabalığın arasında bir yerlerde..



biraz müzik dinleyelim.. en hasından..


2.3.08

olduğun gibi..



bir zamanların striptizcisi diablo cody, senaryo oscarını alırken, 'beni olduğum gibi seven aileme' diye ve ağlayarak bitirdi konuşmasını. ne kadar doğru bilemeyiz, belki de artık spielberg ile imzaladığı sözleşmenin gölgesinde kalmıştır geçmiş ve bu gözyaşları herşeye rağmen biraz geçmişin kızgınlığı, biraz kazanmış olmanın duygusu, ama en çok da aslında sadece kendin olduğun için sevilmek istemenin ifadesidir. irili ufaklı taarruzlarla, herşeyin teröre dönüşebildiği değiştirme ve kendi istediği şekle dönüştürme savaşında yenilmediği için ağlıyordur belki de. çünkü 'değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul etmek ve sevmek' çok az insana/aileye/topluluğa/ülkeye nasip olan bir erdem.

'oscar törenine striptiz kıyafetiyle katılınmaz' demeyecektir artık kimse ona, ayağına topuklu birşeyler giymesini dayatamamış prototip tanrıçaları. bir zamanlar belli ki sıradışı kimliğinin dışavurumu olan kıyafetleriyle neler yaşadığını tahmin edebiliriz. kolundaki renkli dövmeler, çıktığı star basamaklarında sadece bir farklılık artık.

olduğu gibi kabul etmemek, kontrol hastalarının 'iyiliğini istemek' başlığı altında yazdıkça yazdığı, kendilerinin yazıp kendilerinin inandığı bir romandır. 'ben böyle hayal etmemiştim' hezeyanlarıyla geçirilen ömürler.

ya da hepsi benim uydurmamdır. gerçekten laiklik elden gidiyordur..
--------------------------------------------------------------------------------------------
not: 'olması gereken' durumcuların herhalde tüylerini diken diken eden bir başka 'olduğu gibi'yi söylemeden geçemiycem. çünkü 'ben bir oskarlı kadınım, beyim de ödül alacak' demeyip o en 'fargo'nun polis kadını' haliyle törene gelen, cool coen kardeşler ödül alırken fiiiyt diye ıslık çalan frances mcdormand'ın da hastasıyımmm.

24.11.07

korku-luk



insanların gün geçtikçe daha fazla, hep daha çok konuşmalarına bakıp bakıp, 'ya böyle olmak kaderse!' diye, korkar dururum oldum olası..

ya öyle, ya giderek daha suskun.

aklına söyleyecek yeni, anlamlı, sahici birşey gelmiyorsa susmayı bilmek gerek..

31.10.07

seçimi kaybetmişsiniz, canınız sağolsun..



Sevgili Babacığım,
Dün sabah erkenden Ömer'in çoğunluğu kaybettiğimizi bildiren telgrafını aldım. Akşam gazetelerinde biraz havadis vardı. Malatya'dan seçildiğinizi, fakat genel sonucun 150'ye karşı 300 civarında olduğunu yazıyordu. Geçmiş olsun. Ne kadar ihtiyatlı beklenmiş olursa olsun gene bir şok tesiri yapmıştır herhalde. Umarım şimdiye kadar hepsi geçmiş, neşeniz yerine gelmiştir.
Teferruattan haberim yok tabii. Bir haberde seçimlerin gayet muntazam geçtiğini, büyük bir çokluğun seçimlere katıldığını okudum, çok sevindim. Asıl başarı bu. Netice itibarıyle memleketimizde demokrasi olduğunu dünyaya ispat edecek kesin olay, düzgün, hadisesiz bir iktidar partisi değişmesi geçirmekti. Bunu yapabilmek, bu seçimlerin hakikatta en büyük zaferimizi ilan ettiği anlaşılacak. Gerisinin ne ehemmiyeti var, canınız sağ olsun.
Bir defa da muhalefet liderliğini tecrübe etmek mukaddermiş demek. Bunun da başka bir tadı olacak herhalde. Memlekete hayırlı olsun. İnşallah Demokrat Parti iktidarı bir duraklama devresi olmaz, yürümekte olduğumuz ilerleme yolunda sendelemeyiz.
Yeni Kamutay ne zaman toplanıyor acaba; o zamana kadar sıkıntılarınız bitmeyecektir. Bir an evvel toplansa da dinlenecek hale gelseniz. Rahat rahat dinlendiğinizi, keyfinizin yerinde olduğunu duymaktan büyük sevinç duyacağım.
Sevgilerle, özleyişle ellerinizden öperim canım babacığım!

16 Mayıs 1950 / Salı

---------------------------------------------------------------------------------------------

Sevgili Erdalım,
Şimdi mektubunu aldık. İlk duyguların. Ne kadar iyi yürekli, filozofik ve ahlaklı yazıyorsun. Teşekkür ederim. Seninle bir daha iftihar ettim.
Evimize taşındık. İçinden hiç çıkmamış gibi bir rahatlık içindeyim. Bu mektubumu eski kütüphanemden yazıyorum. Annen bir haftadır taşınma için pek çok çalıştı. Yorgun olduğunu görüyorum. Amma sıhhati, neşesi yerinde çok şükür. Özden, Ömer, büyükannen herkes vaziyeti iyi ve tabii aldılar. Benim üzüntüye düşmemekliğim için bütün hünerlerini kullandılar. Hepsinin kıymeti gönlümde bir derece daha artmıştır, eğer buna imkan var ise...
Seçimi fena nispette kaybettik. (...) Niçin kaybettik? İnsaflı, insafsız bin bir sebebi var. Fakat en başta geleni değişiklik arzusudur. Bu da milletlerin hem masum, hem tabii bir arzularıdır. En sıkıntılı zaman, kaybolmuş bir seçimden sonra geçen bir haftadır. Şimdi bu bitti. İki gün sonra yeni cumhurbaşkanı ve hükümet seçilecektir. Saat 18.30'da da ben yeni cumhurbaşkanını tebrik edeceğim. Bu bir hafta, çok şükür sarsıntısız geçmiştir.
5 seneden beri, politikacılar benim için nasıl bir düşmanlık havası yaratmaya çalıştılar, bilirsin. Seçimin neticesini alır almaz her yerden bize karşı sempati duyulmaya çalıştı. Hatta yanlış bir şey yapıldığı hissinin halkta göründüğünü söyleyenler bile var. Bunların ehemmiyeti yalnız bir noktadadır; o da İnönü ailesine karşı düşmanlık telkini muvaffak olmamıştır; itibarımız içeride, dışarıda artmıştır. Taşıdığınız adla haklı olarak iftihar edeceksiniz.
Bu seçim, memlekette yeni bir hayat tarzı kurmak için giriştiğimiz teşebbüste ne kadar ciddi ve samimi olduğumuzu ispat etmiştir. Memleket için, hepimiz için şeref olmuştur.
Hep iyiyiz. Gözlerinden öperiz. Sağ ol, var ol, canım Erdalım.

22 Mayıs 1950 / Pazartesi

19.8.07

'peri'



Peri geldi.
Durdu bir tepede.
Dedi ki annemi getirdiniz mi?
Dediler getirdik. Annen artık burada kalacak.
Peri sustu. Annesine baktı. Annesinin yüzü solgundu.
Gecedendir belki dedi ve uzaklara baktı.
Gördü ki yol hiç bitmiyor, gitmenin yolu hiç bitmiyor
Beklemeyi bildi ve ben günaha girdim dedi.
Ben artık burada,
Bu çocuk kalmış tepelerin üzerinde,
Bu dağları üzerinde yıldız bulutlarıyla bırakmış genişlikte
Yaşayamam.
Hiçbir şey olmaması, çocukluk gibi kalması tepelerin.

Çocukluğunu bu uzaklığa bakarak geçirmiş
Ve bu bakmalardan, iç geçirmelerden sonra,
Kanatları çıkmış
Ve iç geçirdikçe uzamıştı kanatları.

Giden bir yol var dedi. Hep giden.
Şehirlere ve üzüm bağlarına götüren bir yol.
Birden güneş girdi içine.
İçinin berraklığına doldu güneş, tazeliğine.
Peri olmasaydım keşke dedi. Peri olmasaydım.
Kanadına küçük bir okun, acı biçimiyle saplandığını duydu.
Kanadını yavaşça içine doğru çevirdi.
Parıltılı gülüşüyle annesine seslendi.
Evet anne dedi galiba bir periyim ben,
Ben artık ölümü anlatamam.
Ne doğmak
Ne hayat
Ne de ölüm.
N'olur isteme,
İsteme benden.

Bejan Matur, Tanrı Görmesin Harflerimi

------------------------------------------------------------------------------------------------
not: şairi tarafından, 'çocuk kalmış tepelerin üzerindeki' bir başka peri için seçilmişti bu şiir bir zamanlar. şimdi, bir 19 ağustos'ta onur'u kucaklıyor.

11.8.07

ortaya karışık


seçim sonuçlarına ilişkin fikrimin bir önemi yok dedim ama, yine de;

'tepki göstermeniz için illa sizin yumruk yemeniz gerekmiyor, başkasına atılan yumruğa tepki göstermezseniz ahlaklı sayılmazsınız.'

diyen ve de bir meclise bedel olacağına inanmak istediğim kravatsız ufuk uras'ın ve sarı mizampli saçlı olmayan gencecik aydınlık yüzlü kadınların nasıl içimi açtığını söylemeden duramıycam. ne kravatın, ne de sarı saçların sadece biçimden ibaret olmadığını, varolan durumu sürdürmeye, yani dolayısıyla statükoya, esas muhafazakârlığa ilişkin olduğunu söylemeye gerek var mı? eğer çok gerekliyse lise öğrencileri gibi cebinde taşır, çıkar çıkmaz da çıkartır cebine koyarsın. ya da takarsın duruma göre. kravatsa kravat, türbansa türban.

sistemin içinde çözülebilecek olanları çözmek için. bir gün kavgasız gürültüsüz, kravatsız, eşarplı, ya da dilediğin renkte saç tokalarıyla orada bulunabilmek için. oranda buranda renk avcılığına çıkılmasından, ağzından çıkan, ya da çıkmayan her kelime için hesap sorulmasından çekinmeden durabilmek için. kimi zaman on yıllarca uzayan bu hesapların bitmesi, tamamen bitebilmesi için.

iyimserliğim tuttu. bak sen şu işe.
***
dün akşam tv'de başlayan türkü yarışması özel televizyonların tarihinde bir dönüm noktası neredeyse. yarışma formatının baştan yanlış olması meselesini şimdilik bir kenara bırakıp bir bakalım. sunucusunu duyduğum zaman öflemiştim başlangıçta ama, dekorundan sunumuna sadelikle tasarlanmış olduğu çok belli olan bu program, reyting peşinde olmasa ve bunu sürdürse keşke diyorum şimdi. 'karşınızdaaa, bilmemkiiiim' demeden de program sunulabileceğini, şarkı/türkü söylemeye gelen kız çocuklarının assolist gibi giydirilip makyajla şebeğe döndürülmeden de -hatta asıl o zaman- güzel/gösterişli/albenili olabileceğini filan gördük. şimdilik. sakin sakin, bağırmadan çağırmadan ve uzatmadan birinciyi açıkladılar, bunun bir önemi yok aslında dercesine. ya, demek ki olabiliyormuş diye iç huzuruyla, çoğunun çok iyi olan icralarını dinledik böylece. buradan, seslerine, kendilerine bir yol da açabilirlerse ne âlâ.

'sahnenin gerektirdikleri' masalının, 'saç/makyaj/birşişe parfüm/dekolte tuvalet' dekorunun içine 'silikon dudak/estetikli burun/botoks'u da hızla kattıkları için, sıradaki sahne adayı gençlerin hepsini telef etmeden önce bu modeli tersine çevirecek birşeylere ihtiyaç var çünkü. estetik deyince ameliyat geliyor akıllarına. pöh. önceki türkü yarışmasında karadenizli kızı açıp açıp, final günü handiyse edep yerine kadar sade tülle sahneye atıverenlerin bunları modernizm diye kakalamasına kulak asmayın. oldu ya, korktukları başlarına geldi, en moda türbanı seçmek için önce onlar birbirini çiğner, aha da şuraya yazıyorum.
***
aynı anda diğer kanalda tuğba özay'ı kafasına bastırarak arabaya sokuyorlardı. akbabalar gibi, su testisi su yolunda kırılır muhabbeti yapanlar, yeni tuğba özay'lar seyretmek, bu bitti, yenisini getirin demek istiyorlar aslında, benimse, sanki onu kurtarabilirlermiş gibi 'anne, baba sizi seviyorum' derken hapishane kapısında karanlığın içinde kaybolmasına fena halde içim burkuluyor. öğretmen bir anne-babanın kızı olmakla övünen, sosyal demokratlıktan bahseden bu genç kadın, niye yataklık etmekten suçlu bulunduğunu anlamakta zorluk çekiyor. geçen sefer aşk yüzünden deyip kurtulduğu için, gidip niye yine oralardan birileriyle dans ettiğini hiç sorgulamadan şaşırıyor. 'ben bi şey yapmadım ki!' doğrudur, bişey yapmamıştır. sorun da budur.

ne demiştik. şu yumruk meselesi çok önemli. başkalarının kanları üzerinde yürüdüğünü bildiğin birilerinin yanında öylece ses etmeden durursan, sözkonusu olan birgün senin kanın da olabilir. delikanlılığın kitabını gerçekten de yeniden yazmak gerekiyor. ya da hepten yırtıp atmak.
***
büyük olduğu söylenen gazetenin internet sitesinde yorumlar üzerinden kariyer yapmaya çalışan, kaç yorum yaptığının, çevrimiçi şöhretinin çok önemli olduğunu sanan birileri var. epeyce fazla birileri var üstelik. çoğunun öylesine yazıldığını bilsek de, yumurtlanan bu lafları ciddiye alanların sayısı hâlâ epeyce fazla olduğuna göre biz onları ciddiye almak zorundayız korkarım. her magazin haberinin altına, hiç üşenmeden 'kim ki bunlar, bize ne bunlardan, memlekette sorun mu yok..' diye yazıp duruyorlar. o sayfaların, o haberlerin ve de o zat-ı muhteremlerin varlığını sürdürmesinin nedeninin biraz da onlar olduğunun hiç farkında olmadan ya da çok farkında olarak. 'seni biz yarattık, ne çabuk unuttun.' ben de bu, 'neydi ne oldu, en ünlü mankenken nasıl düştü' haberlerini kanlı gladyatör savaşları gibi tribünden seyredip geh geh konuşanlara laf etmeden geçemedim.

hiç yorum yapasım yoktu aslında..

-----------------------------------------------------------------------------------------
not: resim serbest düşüş'ten.. çok beğendim, kullandım. izin mizin istemedim, onlar da başka bir yerden mi aldılar bilemedim. kullanmamı istemezlerse bir el etsinler yeter.

31.7.07

hangi pornografi?


bülent ersoy'un cinsiyet değiştirmeden önceki her hareketi dönemin bildiğim tek magazin gazetesi olan hafta sonu'nda manşet oluyordu. seyircinin aç, aç yırtınmalarına karşılık sahnede göğüslerini açıp kapattığı zamandı yanlış hatırlamıyorsam, 'ahlaksızlık' diye puntolar ötesi bir manşet atmışlardı, tabii ki göğüslerin olabilecek en büyük fotoğrafıyla..

aynı dönemde yayınlanan bir gazetenin (tan?), tecavüz edilip öldürülen bir kızın kanlar içindeki, pornografiye hizmet etmek üzere orası burası çekiştirildiği belli olan yarı çıplak bedeninin yarım sayfa görüntüsü, hayatımın ilk büyük dehşetlerinden olmuştu. yaşıtımdı ve o sıralar başka bir şehirde olan babamın, bana mukayyet olmaları ve evde yalnız bırakmamaları için annemlere telefon ettiğini hatırlıyorum. tiraj uğruna katmerli zarar.

sibel kekilli bir zamanlar porno filmlerde oynadığı, gamze özçelik ise hem tecavüze uğrayıp, hem de ahlaksızca yayımlandığı için bedenlerinin orda burda olur olmaz sergilenmesinden ve hakaret edilmekten kimbilir ne zaman kurtulacaklar? internet ortamında adlarının geçtiği her yerde küfrün de birlikte gelmesi bir yana, kadın/erkek, ordan/burdan dinlemeden hemen herkes inceden dokundurmadan geçemiyor, bedenlerini görmüş olmanın verdiğini zannettikleri hakla konuşup duruyorlar.

pornografi tam da bu sözlerde, bu gözlerde saklı.

pornografi, armağan uzun'un iki gündür yayımlanan ve belli ki bir süre daha ortalarda dolaşacak olan görüntülerini çeken ve de bir yandan seslendirmeyi de ihmal etmeyen kadının sesinde saklı. aslında hiç de ilginç olmayan o görüntüleri bırakın, o sese, neler söylediğine ve nasıl neredeyse orgazm olurcasına 'çektim, çektim' deyişine kulak verin.

işte size su katılmamış pornografi. işte gerçek 'ahlaksızlık'. bülent ersoy'un göğüsleriyle satış rekorları kıran hafta sonu'nun yerini hep beraber dolduruyoruz. vatana millete hayırlı olsun.