2.8.09
24.6.09
30.3.09
14.3.09
kiraz çiçekleri

bulutlar indikçe indi.. gün ortasında karanlık.
ama bütün ağaçlar çiçeklenmiş. papatyalar da geldiler yol kenarlarına.
bahar kapıda, ha bugün, ha yarın..
-----------------------------------------------------------------------
ey balçık dünya
seni bildim bileli,
ey balçık dünya,
başıma nice belâlar geldi,
nice mihnet, nice dert.
seni sırf belâdan ibaret gördüm,
seni sırf mihnetten, dertten ibaret.
isa'nın yurdu değilsin sen,
yayıldığı yersin eşeklerin.
nerden tanıdım seni bilmem ki,
nerden parçası oldum bu yerin,
bana vermedin bir yudum tatlı su,
sofranı yaydın yayalı.
elimi ayağımı bağladın gitti,
elimin ayağımın farkına varalı.
bırak da bir ağaç gibi
yerin altından çıkarıp ellerimi
sevgilinin havasıyla sarmaşdolaş olayım,
uzayıp gideyim bâri.
ey çiçek, dedim çiçeğe,
dedim, bu küçük yaşta sen,
neden ihtiyar oldun bu kadar,
dedim, nasıl oldu bu böyle?
çocukluktan kurtuldum, dedi çiçek,
sabah rüzgârını tanıyalı,
hep yukarlara doğru çıkar
yukarlardan gelmiş bir ağaç dalı.
şunu da söyledi çiçek:
madem aslımı tanıdım,
madem yersizlik âlemi aslım,
artık bana tek bir şey düşecek:
yücelip aslıma gitmek.
sus yeter artık,
var git yokluğa haydi,
yoklukla yok ol.
git, yokluklardan tanı
yokluktan var olanı.
mevlana celaleddin-i rumi
7.2.09
uçan balıklar

yaş almanın en fena belirtilerinden biri 'tekrar'. kim demiş bilemem, ama sık sık hatırımda, hiç de yaştan/yaşlılıktan sözetmem gerekmeyen zamanlardan beri: "gençlikte her gün bir yıl gibi geçer, yaşlandıkça on beş dakkada bir sabah kahvaltısı.."
ortalarda sık sık söylenenlere kanmayın; yenilenmek, ilgilerini yeni ve diri tutmak bunun tam olarak çözümü olmaz, olamaz. yenilenerek tekrarlarsınız, tekrarlanırsınız.. hepsi bu..
bu sayfalarda açık ya da gizli çokça yer alan yeğen büyüdü, yazılarımı okumaya başladı ve de kendisine bir blog ediniverdi. tatilden yararlanıp gözleri belerinceye kadar bilgisayarın karşısında kalarak yazdı, birşeyler ekledi. yakında blog dünyasının benim hiç elleşmediğim alanlarını önüme serecek biliyorum. yazamadığı zamanlarda da aklına gelen yazı konularından sözetti.. bir de bana yaptığı baskı cabası: hala, hadi sen de yaz!
anlayacağınız, emrin olur deyip geçtim masanın başına, fonda cem karaca söylüyor.. tekrar konusu da oradan aklıma düştü: onun için de yazmışım iki satır bir şeyler. vapurda martılara simit atılırken, kendimden alıntı yapıyorum zihnimde: "martılara yetişemezsiniz, ne hızda, ne sükûnette.."
yıldönümleri, yılbaşı, şu bu.. kafamda cümleler uçuşuyor: yazılmış!
yeni durumlar? obama, ergenekon, hayat, diziler, kriz? tekrarı hep birlikte, her zaman yapıyoruz. eş dostla sohbet ederken hep aklımın bir köşesinde: ben bunu daha önce söylemiştim ya.. ve düşünmeden edemem: bunca yıl yazıp konuşup bunu hiç farketmeyenleri.
her neyse, korkunun ecele faydası olmadığını biliyoruz. bu sayfalarda ve hayatta tekrara düşmeye devam edebiliriz. gençlere yer açalım'ın âlemi yok, yanyana yürüyelim, onların tazeliklerinden yeşillenip eleştirileriyle güzelleşelim.
fonda çalan da uyar şimdi buraya:
dağbaşında rastladım aksakallı birisine
bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
sordum ona "Aşk ne ustam hayatın sırrı ne,
tepeden tırnağa aşığım ben
ve koskoca bir hayat var önümde?"
sevda kuşun kanadında
ürkütürsen tutamazsın
ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
hayat sırrının suyunu
çeşmelerden bulamazsın
ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın
----------------------------------------------------------------------------------------------
not: yenilenmek dedim de.. bakmayın geçmişten gelen şarkı sözlerine.. bütün haftayı rap dinleyerek geçirdim. ceza'nın parçalarını ezberlemek üzereyim, aklım türkiye'nin en iyi rapçisi kim sorusuna takılmış durumda. ama burada bile daha hüzünlü olanından yanaysa gönlüm, ben iflah olmam deyip geçiyorum. çubuk bükme operasyonu olarak, bir şarkı sözünü yamultup kayboluyorum: cumartesi geldi burayaaa, aklınızı almayaaa...
27.12.08
sabırsızlık zamanının çocukları..

SONBAHAR, büyük harflerle yazma isteği uyandırıyor.
sabırla, sessizce anlattığı şeyi birileri daha görsün diye bağırmak için.
'iyi filmler için söylemeye, yazmaya doyamaz insan' desem de, susuyorum. filmin sessizce bağırdığı daha iyi duyulsun diye..
ama;
'sabırsızlık zamanının çocuklarına' adadığı -üstelik ilk filminde bunca sapsade, oruç sabrında davrandığı için özcan alper'in;
oyunculuklarını şehirde, aşağılarda bırakıp yanlarına sadece öyküye ve karakterlerine olan inançlarını alıp yükseklere çıktıkları için onur saylak ve serkan keskin'in;
orada, dağlarda, karlar altında kalan sapsarı karadeniz hurmaları gibi sabrın ve acının da resmi gibi bakan gülefer teyzenin ve hopa'nın bütün şahane 'ihtiyar'larının;
kepçe kulaklarından güneş süzülen küçük 'onur'un;
megi kobaladze'nin aracılığıyla bütün 'kültürlü orospuların';
tulum çalan, ağıt yakanların;
karadeniz'in dalgalarının,
o dalgaları ve o dağları ve o yüzleri hep yağmurun ıslattığı bir ferahlıkta renklerle gösteren görüntü yönetmeninin;
yani kısaca hepsinin ellerinden, gözlerinden öperim. hemşince, gürcüce, türkçe konuşan dillerine sağlık.
ve de, filmdeki mikail'in ağız dolusu ettiği küfürle, o züttürük filmde/filmlerde ağlayıp da, sonbahar'ın sonundaki ağıt yükseldiğinde -gözyaşına gerek yok- höykürerek ağlamak istemeyenlerin de taaa a....
23.12.08
kalkın şu sofradan!

birileri yemekteyizm diyor buna.. bu konu hakkında yazmadan duramama hâli... ilk başta takılanlar hadi neyse, ama hâlâ sayfalar dolusu analizler, toplumun aynası olduğunu iddia edenler, insanların yemek kültürünün olmamasını dillerine dolayanlar.. oysa bütün gün aynı insanlar şu ya da bu konuda konuşuyor, evlenmeye çalışıyor, ağlıyor, görünür olmak ve para kazanmanın peşinde sürünüyorlar.. tv'de ya da bilmem kimbilir nerelerde.
buradaki vahamet, onları hâlâ, kurgu mu değil mi diye anlamaya çalışarak izlemeye devam etmekte. uzaktan çok farkedilse de izlemeden dellenmemek adına baktığım tek bölümde kötü oyunculardan birisi (ki bunu bile beceremiyor oluşu da katmerli kötülük değil mi?) itiraf ediverdi: 'tamam çekim yokken iyi davranıyorlar bana ama yine de ağrıma gitti söylenenler.' diye.. onu bile kesmeye gerek duymamışlar.. millet öyle de yiyor böyle de nasılsa.
şunu söyleyelim bilmem on bininci kez. yemeyin! canınız kurgu izlemek istiyorsa dizi seyredin, sinemaya gidin. toplumdan gelen kötü kokular ise gazetelerin üçüncü sayfalarından taştı, evlerin sandıklarından yükseliyor. bu kokuları bastırmaya naftalinli reality şov analizleri yetmiyor.
------------------------------------------------------------------------------------------------
not: yukardaki karakatürün çeşitli versiyonları var, ki farklı yorumları olmaya açık bir tema zaten.. umarım doğru imzalı olan bir tanesini kullanmışımdır ve de benim burada kullanmamda da telif haklarına ilişkin bir problem yoktur. çok bilinen ve de yazıyla doğrudan bağlantılı görseller kullanmayı sevmesem de bunu eklemeden duramadım. yazı araklamıyoruz, içimiz rahat.. çizmeye ve fotoğraf çekmeye de başlıycam bu hassasiyet yüzünden vallahi..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



