29.3.12

şubat, mart, bahar


23 şubat

28 şubat
üniversitenin ağından internete bağlanıyorum ya, bu filtrelerin, yasakların ne menem bir şey olduğunu da yakinen görmüş oluyorum. arkadaşımın, iki yaşında bir kız çocuğu annesi olmak ne demektir paylaştığı blogu yasaklı, ankara emniyetinin sitesini çökerten redhack'inki açık. e güzel valla. 
***
suriye'de açık yapılıp kapalı sayılan oylamada anayasaya % 89,4 oy çıkmış. türkiye'de 1982'de kapalı yapılıp açık sayılan oylamada darbe anayasasına kaç oy çıkmıştı? % 91,37. iç savaş ortamında bile daha fazla cesur yürek çıkartan suriye'ye selamlar. diyeceğim başka bir şey yoktur hâkim bey..

29 şubat
e sallan sallan nereye kadar..
***
bugün şehre gitmek için kampüsten otobüse bindim. koşarak yetişen üç-dört öğrenci, arkadaşlarının geldiğini, birlikte gideceklerini söyleyip beklettiler. on-onbeş oldular sonra, yola koyulduk.
kızlı erkekli grubun nereye gittiğini düşünürken biri telefonda 'sınıf arkadaşımız öldü, hastaneye gidiyoruz' deyince meraklandım, yanımdaki kıza sordum ne oldu diye. 'kalp krizi dediler' dedi, 'gevaş'ta hapisteydi' dedi, 'adı ferit' dedi.. 'yeni mi girmişti hapse' soruma biraz ağzında geveleyerek cevap verince rahatsız etmemek için uzatmadım. bütün gün aklıma gelip durdu. gevaş'tan gelen cenazeyi karşılamak üzere hastaneye giden bu acılı, sessiz gençlere katılsa mıydım diye düşündüm, kimbilir neden içerdeydi diye hayıflandım..
sonra az önce haberlerde bir de ne göreyim.
 
şimdi aklımda başka sorular. 

3 mart
bu kez de van havaalanında geçirilen saatler ve istanbul'dan gelen uçağın muş'a inmesiyle eve dönüş. evet eve.. üç ayın sonunda van'da ilk kez bir çatı altında, yumuşak yün yorganla çekilen deliksiz uyku. sabah gazin hanım'ın sesiyle uyandım. sanatçı kadınlar derneği için yapılmaya çalışılan ve bin türlü saçmalıkla uykularını kaçıran konteynerle uğraşırken konserlere çalışamamaktan yakınıyordu akşam. sesini duymak iyi geldi.
deprem sonrasında yazdığı kilam dewrane'de ne diyor bakın:

zamanlar karanlık, karanlık, kötü zamana geldik yine anne
bu sonbahardan önce yapacağım işim gücüm vardı
bu kış başımızın üzerinde kara bir bulut dolaşıyor,
deprem bulutu
erciş'e, van'a, köylerine baktığımda
yine bir ferman yazıldı, deprem fermanı, anne zamanlar karanlık..    
 
bir türlü uğrayıp benim için yaptığı içli köfteleri yiyememiştim. çantamdaki bebekler ve kedicikler van'dan ayrılmak istemediklerinden ve de bu içli köfteler beni çağırdığı için kalkmadı uçağım belli ki.
o ve diğer dengbej kadınlar 8 mart'ta istanbul'da olacaklar. kimi, iran sınırındaki bir köyden kalkıp geliyor, ilk kez sahneye çıkmak üzere. gazin hanım, ki yıllarca kayınpederi anlamasın diye içinden içinden söylemiş şarkılarını, dewrane'yi ağlamadan söyleyebilecek mi bilmiyorum. 'dengbej' deyince akla erkeklerin geldiğini, kadınların bin türlü baskıyla seslerinin kısılmaya çalışıldığını söylemeye gerek var mı?
ben olsam başlığı dengbej kadınlar diye atardım.

6 mart
"buraya okul yapılacak, yapılacak!"
bu ünseli acayip belde..
depremden sonra, sadece torpillilerin evi kontrol edilince ayaklanıp, ankara'ya kadar gidip bütün beldeye hasar tespiti yapılmasını sağladılar. diğer beldelere böyle tek tek gidildiğini hiç sanmıyorum. öğlene doğru gidip, şöyle bir dolaşıp sonra kahvede muhtarla, başkanla çay içip dönmüşlerdir. 'e söyleyin bakalım, nedir buralarda evlerin durumu?'
gönüllü mimarlar bir an önce başlarından gitsin isteyen, 'buradan gitmek ve herşeyi unutmak istiyorum' demekte bir sakınca görmeyen bakanlık görevlisi, 'e ama orası 80 km. uzakta, nasıl gideceksiniz?' demişti, devam etmekte ısrarcı olunca. 1700 km. uzaktan gelmiştik öyle değil mi? kamu görevlilerinden gönderecek adam bulamadığı için, bizim de kaçacağımızdan pek emindi.


ünselililer sevinçle karşıladılar bizi. en azından incinen adalet duygularına iyi geldi gidişimiz, başka bir şeye yaramadıysa da.
'ağır hasarlı bir durum yok, biliyoruz. ama adres adres dolaşıp birilerinin evine bakılınca ağrımıza gitti' dediler. 'siz şimdi böyle dolaşınca insanlarda fazla beklenti oluşuyor, üzülüyorum' dedi bir başkası. 'evleri boşverin, biz zaten devletin birşey yapmayacağını biliyoruz. şu tepedeki kayalar yerinden oynadı, evlerin üstüne devrilecek. onu halletsinler yeter' diye ricacı oldular.
zabıt tutup kayaların durumunu bu pek çalışkan arkadaşlara ilettik. her günkü saatler süren yemek faslı için çıkmak üzereydiler, bakmadan masanın üzerine attı, çıktı biri. baktı mı, o kayalarla ilgilenildi mi? bilmiyoruz. yapılan tesbitleri, itiraz sürecini de fırsat bilip toptan kendi istediği gibi yönlendiren, açılması düşünülen caddelere, toki'nin imar planlarına göre durumu yönetenlerden ne bekliyorsak!
bu okul protestosunu görünce gönlüm şenlendi, 'aslan ünselililer' diye keyiflendim. mağduriyetini bu kadar ezilmeden büzülmeden dik başlılıkla ifade edenin sırtı yere gelmez.


8 mart
altıyüzellisekiz kez anne demeden kadınlar gününü kutlayamayan,
kadınla ilgili herşeyi aile çatısının altına sokmadan rahat edemeyenlere:
bütün bunlar olmadan da kadınız.
valla da billa da..
istesen de istemesen de..



13 mart
şuradan söylemek isterim ki, artık hiçbir protesto için tünel'den taksim'e yürümek istemiyorum. bu bir aşağı bir yukarı beyoğlu yürüyüşlerinin ve sosyal medya cümlelerinin yetiyor gibi olmasından çok sıkıldım.
***
zaten rahat rahat dolaşıyorlardı. belki şimdi isimlerini derince yazıp belleyebiliriz. ne dedi ahmet şık: "bir gün girecekler bu hapishanelere. asıl şimdi başlıyor, ayaklarını denk alsınlar." bu adaletsizlik batağında hiç aklımızdan çıkmasın: şevket erdoğan, köksal koçak, ihsan çakmak, hakan karaca, yılmaz bağ, necmi karaömeroğlu. mutlaka vardır madımak'tan daha çok yakan bir cehennem.

14 mart
pi gününüz kutlu olsun.. 

16 mart
aylarca memleketlerinden ayrı kaldıktan sonra, hiç de iyi şartlara dönmediklerini bile bile güle oynaya havaalanına giden, kavuşma hayaliyle sevinçli genç kadın ve çocukları, hava şartları yüzünden uçakları iptal olunca ağlaya ağlaya dönmüşler eve. geçtiğimiz üç ay, bu sahneden çokça yaşandı. sabahtan iptal olan uçağım yüzünden benim duyduğum hissin kaç katı olduğunu tahmin edebiliyorum. sabahın köründe arayıp 'öğrenmeden evden çıkma, burada çok kar yağdı dün gece' diyen dostlar olunca, gidemediğine daha da üzülüyor insan. hadi yarına.
 
17 mart
havaalanında tahmin ettiğim gibi jandarmalı, özel güvenlikli, sivilli newroz arifesi. 'tatil olmayan özel günler, civarındaki hafta sonu kutlanamaz, ille de kendi gününde!' dayatmasını anlat anlatabilirsen bölgeye. bulunur elbet üzerinden atlayacak bir ateş.
***

20 mart
'yetki var' denince koşa koşa gelen, 'bu da sorumluluğu' deyince toz olan ey ahali! bu ikisi ezelden beridir göbekten bağlı kardeş, şunu bir öğreneydin.
21 mart
peşini bırakmayacak, hep özleyeceğin şehirlere bir yenisini ekledin, iyi halt ettin: perugia, pushkar, quetta, yezd, isfahan, ordu, beyrut, halep, van..
***
kampüste mütemadiyen bavul tekerleği sesleri. bozuk, çamurlu yollarda koca bavulları sürükleyen, kimi zaman yürümediği için taşımaya çalışan öğrenciler. biri bu gençlere sırt çantası diye şahane bir icattan söz etmeli. bir tane kullanana rastlasam sarılıp öpücem.. 
***
hah, bir adaların faytonları kaldıydı, onları da kaldırın. 'nostaljik olarak bir ikisi tutulabilir' diyenleri at gübreleriyle dolu bir yerlere havale edeyim ve gidip şu beddualarımı kitap hâline getireyim artık..

22 mart
star yılmaz özdil, 'var mı ateşin üzerinden atladığınız fotoğrafınız, türkiye'nin bayramı değildir' demiş. ha şunu bileydiniz.. ateş üzerinden atlayan değil ama ateşte yananların bol bol fotoğrafı var.

25 mart
sevgili arkadaşlarım. van merkezdeki bütün kerpiç evlere yıkım kararı çıkartılmış. bir tek çiziği olmayanlar dahil.. gerekçe 'kolonsuz yapıların depreme karşı dayanıksız olması'. haberi veren yyü öğretim görevlisi, 'ben konuşamıyorum, siz yapabiliyorsanız lütfen bunu duyurun, kamuoyu yaratılması için çaba sarfedin' dedi. cirmim kadar yer yakarım diyemedim, fazlasına gücü yetenlere, mimarlara, gazetecilere, sivil toplumculara duyurayım dedim. çok üzgünüm, çok.
***

açılışta 'deprem sırasında krizi çok güzel yönettik' diyen genç vali yardımcısı, akşam, odtü'lü gençlere 'anarşik olmayın' bâbından bir şeyler söylemeye kalktı, 'odtü'lüler asidir' dedi, 'aslında ben de asi ruhlu sayılırım' deyip bir fıkra anlattı.. ki sonraki saatlerde bu cümleleri üzerinden yapılan mavraları hiç anlatmayayım. politika fena iş.

26 mart
kampüs son bir haftadır iyiden iyiye hareketlendi. eğitim fakültesi, eymir vakfı'nın ve çydd'nin dersliklerinde cuma günü eğitime başladı. devam zorunluluğu olmadığı halde akın akın gelen öğrencilerin, gece yarısı ders programlarını, hangi sınıfta ders yapacaklarını filan öğrenmek için binaları gezmeleri, sekiz kişi kaldıkları konteynırlarda masa ve çalışacak ortam olmadığı için ellerinde kitaplar kampüs içinde kapı kapı çalışacak yer aramaları, hocalarının peşinde dolaşmaları göz yaşartıcı.
bir de haftaya yapılacak ygs sınavına gireceği yeri bulmak için aileleriyle gelenler var. yoksul, deprem mağduru bu anne-babaların ve çocukların çabası, isteği..
herkes gibi ben de bu sorulardan, hesap sormalardan nasibimi alıyor, gönüllü olarak soruların üstüne de gidiyorum. bina ve çevre düzenlemesi, altyapı gibi konularda bolca ziyaret ettiğim yöneticileri bir de öğrencinin ihtiyaçları için arıyorum ki, ya kadroya alınmam ya da hepten kampüsün kapısına bırakılmam an meselesi.

27 mart
kar.
*** 
eh yani, bir film bu kadar mı iyi, güzel, hassas, derin, sade olur. bu kadar mı olur.. 'siyasetin tozu dumanı altında kalmış kadim bir kültür'..  'yalnız ve güzel ülke' kadar dokunaklı bir tanım. izleyelim.

28 mart
vanlıya 3g ne diye sormuşlar. gar, gış, gıyamet demiş.

29 mart
ben geldim. hadi adaya gidelim..


28.2.12

van.istanbul.van

16 ocak
anadolu'ya yağan kar, istanbul'a yağanın altyazısı.
***
özel araba kullanmaktan vazgeçmeyen, toplu taşımayı süfli bir halk davranışı olarak gören, üçüncü köprüyü 'iyi olur, trafik biraz rahatlar' diye karşılayan, başkasının bağındaki, bahçesindeki, yüreğindeki bir metre karı görmeyip düşen iki üç damlaya felaket muamelesi yapan istanbullunun trafikten yakınmaları var bir de. ki müstahaktır.

18 ocak
dink ailesi ve buralarda kalmayı göze almış birkaç ermeni, 'soykırımın' gözlerinin içine baka baka baka nasıl sürdürüldüğünü gördü dün. ki, orhan dink'in dediği gibi, ermenilere nefret kusan talat paşa komitesinin çok sevdiği denktaş'ın nasıl uğurlandığını da gördüler. ulusal yas! keşke, o sloganı atarken katil devletin hesap vereceğine inanabilsek.

19 ocak
poloris hrant enk, poloris hay enk!

24 ocak
ille de gaz odası gerekmiyor. onu kov, bunu isteme.. ha kim kalacak sonunda, kime kalacak bu topraklar onu merak etmekteyim..

26 ocak
göbeğinde otururken de, istanbul merkezliliğe laf eder dururum. hele buradan o kadar saçma görünüyor ki bu 'kar alarmı', 'yollara önce tuz döküldü', 'karın merkezinden canlı' haberleri. söylemesem çatlarım.

29 ocak
dün bir bebenin daha öldüğü çadır yangını haberinde, "depremzedeler, trafo elektrik yükünü kaldırmadığı için konteynerlere geçemediklerini belirtip isyan ettiler" diyor. depremden sonra yaklaşık üç yüz bin kişinin terkettiği van'da elektrik tüketimi iki buçuk kat artmış. dün, o bölgeden, erçek'ten biri, etrafta üstüste yığılmış konteynerler olduğunu söyledi. tır şoförleri günlerce yüklerini teslim edebilmek için öylece bekliyorlar yol kenarlarında. bir yandan da, evleri yıkılmış birçok kişiye, bizzat telefon edilip konteyner verildiğini biliyoruz. ama şunu da biliyoruz ki, yılbaşında bakan "ayın on sekizine kadar çadırda kimse kalmayacak" demişti. şubat geldi, van kar altında. konteynerde bile sobasız on dakika durulamazken insanları cahillikle, çadırda soba yakmakla filan değerlendirmek nedir.. en az yedi-sekiz kişinin kaldığı çadırlarda dikkatsizliğe bile gerek olmadığını, bu yangınların çıkmamasının şaşırtıcı olduğunu görmek gerek. bir de sormak.. bu organizasyon bozukluğunu, bu süregiden durumu.. sahi bütün o yardımlara ne oldu?


30 ocak
vanlılar der ki: bize yardım yollamayın! van'da yağ da var, salça da.. çay da var şeker de.. gelin buradaki esnaftan alışveriş edip ihtiyacı olanlara dağıtın. konteyner yollamayın. buradaki firmalara ısmarlayın ya da imalathane kurup burada ürettirin. van'ın dışardan gelecek yardıma değil, ekonomisini döndürecek itici güce ihtiyacı var.

31 ocak 
van'ı afet bölgesi sananlar yanılıyor. istanbul başta olmak üzere her yer afet bölgesi. adına zıkkımsal dönüşümsel bişey diyorlar. paylaş paylaş bitmez, sıralayınca ruh kararması.. haydarpaşa, taksim, beyoğlu, tarlabaşı, sulukule için kılını kıpırdatmayanlardan 'ah paris'in garları!' gibi laflar duyarsanız hiç çekinmeden küfredebilirsiniz yüzüne karşı..

1 şubat
"soğuktur şimdi, sonra gideriz yardıma, eğitime filan" diyen sivil toplum kuruluşları! kar ve soğuk nedeniyle ya burnunuzu bile çıkartamıyorsunuz büyük şehirlerdeki evlerinizden, ya da mecburen çıkartıp işinize gücünüze bakıyorsunuz di mi? size kar yağışının altında devam eden hayattan, hepsi açık yollardan ve her gün mutlaka biraz yüzünü gösterip ısıtan güneşten selam ederim..

3 şubat
vanlılar kar altında konteyner bekliyorlar. ve on iki, on beş kişilik nüfuslarla o kutulara nasıl sığacaklarını, eşyalarını nereye koyacaklarını, evlerini nasıl yapacaklarını, yardım alıp alamayacaklarını, o konteynerlerin ne zaman çekilip alınacağını, kiracı olarak haklarını merak ediyorlar.

7 şubat
kar ile dolunay kolkola girmiş masal anlatıyorlar.. 

10 şubat
sevdiklerim, uzun zamandır unuttuklarım, yeniden karşılaştıklarım.. çalışma masam ömrüm gibi..

12 şubat
büyük sesli muhafazakâr küçük bir kız değil miydin sen? kara olmanın esasen nasıl bir şey olduğunu bağırarak anlatamadığın için mi daldın o dehlizlere? sana da ağlarız be whitney..

15 şubat
geriye kala kala üç-beş sivil toplum örgütü, beş-on sesini çıkartan insan kaldı galiba. soldan sayıyoruz..
iktidar olmayı, elinin değdiği, gözünün gördüğü herşeyi zapturapt altına almak sananlar, şehri düz-elttikten sonra eve de gelecekler yakında korkarım. kentsel dönüşümmüş, sevsinler!

18 şubat
kadıköy vapurunda, maçtan çıkmış az erkekli kadın, çocuk ajite fenerbahçe seyircisi. pardesünün üstüne geçirilmiş formalar, ergen amigo kızlar.
durup durup sarı, kırmızı, sarı, kırmızı.. ortada bir maç, bir hareket olmayınca bakıp bakıp birbirine yeniden üç beş sloganı tekrarlama gayreti.
'ormana gittik yaz geldi, sivas'a koyduk az geldi'. ve de koymalı, kocamanlı bir başkasına, ve şikeli sikeli bir başkasına hep birlikte kahkahalarla katılan memleketimin muhafazakâr insanları. ki zerre neşe varsa ortamda herhangi bir maça gitmek nasip olmasın, öyle diyeyim.
bir tatminsizlik, bir ne olsa tatmin olmayacak gerginlik. ki bu kadar koyma lafının olduğu yerde insan biraz gevşeme bekliyor ne de olsa..
yılbaşı gecesi laylaylaylaylay'dan başka bir ortak keyif şarkısı olmayan gençlerin diyaloğu şöyle gelişiyor karaköy'de.
- 'kızlar ne oldu fener maçı'
- 'koydu'
- 'size mi koydu?'
- 'sana koydu.'
yıllardır söylenen, kadınların tribünlere fark getirmesinin ne demek olduğunu böylece görmüş oldum. koyan sesler tizleşmiş evet.. küfretme eşitliği yetiyormuş gibi görünüyorsa hay ben böyle işin.."

19 şubat
güneşli bir pazar gününü yeşilköy yollarında ve bekleme salonunda geçirip eve döndüm. sabah koşturduğuma mı, güvenlik kontrollerinde bilgisayar çıkart, bot bağla ona mı yanayım demiyorum. yarına allahkerim, karla kaplı van havaalanının temizlik işçilerinin kollarına kuvvet..

20 şubat
havadan aldığım cemreyle birlikte indim bu kez van'a. "bahara kadar buralarda olucam" sözüme kilometre taşı oldu güzelce.
***
kampüsün kalabalıklaştığı voltajdan belli oldu. sobaları yakınca mum ışığına dönen lambalar aydınlatmaktan uzak.. dememe kalmadı elektrik hepten gitti. eksi on sekiz derecede hadi hayırlısı.

21şubat
sigortalar atmış. sağolsun ustalar hallettiler. ama aralık başından beri böyle soğuk görmedim. sobalara rağmen sabaha kadar titredim desem yeridir. bir ara, 'ismimi kütüphaneye verirler belki, atsushi miyazaki ile karşılıklı' diye düşünürken buldum kendimi.. son bir haftayı tipiyle geçirmişler, konteyner havalanacaktı neredeyse diye anlatıyorlar. işte böyle. şimdi, gündüz güneşinden gece için enerji depoluyoruz, hava da hızla ısınıyor.

31.1.12

van günlüğü-iki

4 ocak
yeniden van'da.. dağları ve denizi ve van'ın 'çocuklarını' yeniden gördüğü için sevinçli.. on gün önce enkaz yığını olan bir arsada mimarlar odası van şubesini çalışır durumda gördüğü için de..
şehir hızla iyileşiyor gibi görünüyor. yıkımlar, prefabrik dağıtımı, açılan dükkânlar, canlılık, işine gücüne bakma hâli.. üniversitede hızla süren derslik ve yurt inşaatları.. gündemin hızla değiştiğini görmek güzel.

6 ocak
şehirde her tarafta 'hasar tesbit', 'itiraz', 'hafif, ağır, güçlendirme' konuşmaları, 'itiraz dilekçesi yazılır' ilanları.. bağımsız mimar-mühendislerin itiraz sürecinde olmamalarının bende yarattığı eksiklik duygusu. hatırımı sormak, iyi yıllar dilemek için arayan, birlikte çalıştığımız kamu çalışanı ve imo üyesi dostlar.. gece 2'deki 4,2'nin yankıları, paylaşımı. büyük depremi yaşayanlarda endişe uyandıran beşik gibi sallanmaların, benim gibi dışarlıklarda yarattığı alışkanlık. üniversitede tektük öğrenciler, öğrenimin bir an önce başlaması için dilekler.

8 ocak
erciş'te yoksullukla karışık yıkık döküklük nerede bitiyor, depremin hasarları nerede başlıyor belli değil. enkazlar numaralanmış. ama daha o kadar çok yıkılması gereken bina var ki. ne zaman?
adapazarındaki ağır hasarlı bazı binaların van depreminden sonra yıkıldığını bilince anlamsızlaşan bir soru işte..

kaymakamlığın önünde, yardımlar için teşekkür eden kocaman bir türkiye haritası. yardımlar nerede?

'yakınında durmak tehlikeli ve yasaktır' tabelalarına rağmen kaldırımda insanlar, arabalar. sadece emniyet müdürlüğünün önündeki emniyet şeridi duruyor. önce ve sadece kendini emniyete alan bu devlet, hiç değilse kendi binalarını doğru dürüst yapaydı.

çarşının yıkık görüntüsünden sonra, arka sokaklardaki kavak ağaçları ve bahçeli sapasağlam mütevazı yığma evler.. neden? içimin burukluğu yatışmıyor, daha da artıyor.

10 ocak
yüzüncü yıl üniversitesi'nin yıkım kararı alınan tek binasındaki kitaplar ve süreli yayınlar pencereden asansör sistemiyle boşaltılıyor ve depoya taşınıyor günlerdir. kütüphane olarak tasarlandığı halde, tonlarca kitap yükü hesaplanmadığı için bu halde muhtemelen.. içinde yüzlerce kişi varken depreme yakalanmadı diye sevinmek kalıyor bize.
  
11 ocak
üniversiteyi bir an önce açmak, normalleşmeyi hızlandırmak, şehre hayatiyet kazandırmak için önemli. barınma için konteynerler yerleşti, bazı fakülteler açıldı bile. odtü mezunları eymir vakfı ve çağdaş yaşamı destekleme derneği aynı avluya bakan derslik binaları yapmakta. kampüste yavaş yavaş öğrenci sesleri, gençlik neşesi.. 

12 ocak
sabah karla uyandık. şantiyeler bir karış kar altında ama işler sürüyor, hayat devam ediyor. kimse soğuktan, kardan filan konuşmuyor. habercilerin abuk sabuk 'beyaz ejder'i istanbulun bahçeşehrinden, vanın bahçesarayına bir türlü gelemiyor.
***
konteyner dediğin, böyle beyaz çizgili duvarlı içinde kalınabilen kutu gibi bişey. bunların küçük pencereleri, plastik lambaları filan oluyor. duşunda, açtın mı sıcak su akma ihtimali olan musluğu var. ısıtıcıyı taa tepeye koydukları için ayarını yapamıyosun, zaten ayarlanmıyor, azıcık akıyor. açtın mı o azıcık suyu, voltaj düşüyor fena halde. hem zaten girerken odadaki ufoları kapatmalısın, çünkü sigorta atıyor. kapatsan da atıyor aslında. eğer içerde biri varsa ranzanın üstüne çıkıp sigortayı açıyor. yoksa buz gibi suyun altından çıkıp gidip açıyosun. ufoları kapattığın için bir buçuk dakikada soğumuş oluyor içersi bir de üstelik.
musluklardan biri gece gündüz akmak zorunda oluyor, yoksa sular donuyor, klozetin içi donuyor, rezervuar donuyor.. sıcak sular dökerek açıyor birileri sonra.
ufolar yanınca yanıyosun, kapanınca buzz. oksijeni bitirip adamı serseme çeviriyor, baş ağrıtıyor. oradan buradan uzatılmış kablolar, fazla yüklenme filan derken elektrikler kesilince sanki bir kutunun içinde değilmişsin gibi ayazda kalıyosun. çadırları düşünüp daha beter üşüyosun.
alelacele getirilip konduğu için bir tarafa eğimli olabiliyor, dışardan sular girebiliyor, banyonun suları odanın ortasına doğru kendine dere yapıyor.
hem zaten düzgün bile olsa, musluğun altı ya da rezervuar bağlantısı ya da iyi bağlanmamış başka biryerlerden sular mutlaka geliyor.
ha, yürürken bile sallandığı, rüzgârla salındığı için depremleri hiç farketmiyosun, en azından 3.5'in altındakileri.. bak o iyi..
girdiği çadırda, benim evden iyi gibisinden laflar eden bakan gibi, 'konteyner kendi evlerinden daha lüks' diye düşünenlere kapak olsun..

13 ocak
kampüsle şehir arası yollarda, bir minibüsün arka camından alıyor, öpüp başıma koyuyorum: "arkamdan konuşup beste yapacağına, yüzüme konuş düet yapalım.." 

14 ocak 
istanbul.. futbolcularını bekleyen karagümrüklü gençlerin iki yanında beklediği tünelden geçerek, beş dakika da olsa patlangaçlı, kırmızılı dumanlarla stadyum havasında.. ee, hoşbuldum hâliyle.. bir de uçaktaki vanlı delikanlı hoş bulursa iyi olur: "herkes kaçtı depremlerden, sonra döndü. şimdi de ben kaçıyorum. bir de ben göreyim istanbul'u bakalım. inşallah kaybolmam."
inşallah.


8.1.12

buralardan notlar

























"eğer bir yeri seviyorsan orası dünyanın en güzel yeridir... eğer dünyanın en güzel yerini sevmiyorsan orası dünyanın en güzel yeri değildir."
uçakta yanımda oturan konyalı genç kadın, birkaç aydır kaldığı van için arka arkaya o kadar çok olumsuz şey sıralayınca aklıma takılmıştı bu cümle. buralarda, gevaş'ta söylendiğini daha sonra hatırladım.
"yağışsız, bütün gün güneş tepende. otlu peynirleri güzel değil, kahvaltı kahvaltı diyorlar dünyanın parası. aman açık su içmeyin, et yemeyin. kadının depremde çocuğu öldü, bir hafta sonra kapının önünde çekirdek çitliyordu."
ve dilin altındaki esas bakla: "ikinci depremde pankartlarla yürüdüler, nankör bunlar. inanç olmayan yerden hayır gelmez, yüzde doksandokuz.."

ah bu ezberler, ah bu kötücül dil..

oysa van'da güneş ve geniş gökyüzü ve sakin, asil, tevekküllü insanlar, 'başm gözüm üstüne' enfes elmalar, dünyayla dalga geçebilme yeteneği, 'intikam mahalleleri'nde, beyin cerrahı olmak isteyen parlak gülüşlü çocuklar, yoksulun da zenginin de ekonomisi zaten kör topal bir şehirde olmayı paylaşması.. ve uzakta, çok uzakta olmak.

çocuğunuz öldükten ne kadar zaman sonra çekirdek çitlemeye hak kazanırsınız?
-------------------------------------------------------------------------------
edremit'te 200 yıllık bir kerpiç evin 4 m.ye varan yüksek tavanlarının huzur ve güven veren gölgesinde akşam yemeği. çadırda kalma teklifine bile kızan faruk amca 'buraların en sağlam evi bu' diyor gururla: "bu sıvaları 1954'te yaptırdım ben. dört tane hatıl var evde. bir tanesi taş temelin üzerinde, biri pencerelerin altında, biri pencerelerin üstünde, biri de çatının altında. sanat önemlidir, ustalık önemlidir. usta adam bir ekmek istiyorsa sen ona iki ekmek vereceksin işini yapması için.'
peki biz bir hatıla, yarım ekmeğe ne zaman, nasıl razı olduk? ha faruk amca?
---------------------------------------------------------------------------
minibüslerde  'ağla gözüm'. müslüm gürses, ahmet kaya, azer bülbül esintileri var bu adamda derken.. görünenle yetinenler, ölüm karşısında sussalar bari. titreme üzerine yapılan espriler gönlümü kararttı bir de ta buralarda.
***
kadın erkek çoluk çocuk herkesin 'hocam' demesine o kadar alıştım ki, bundan sonra beni ancak bu lafın kaynağı odtü semaları keser.
***
bütün gece hiç kesilmeyen silah seslerine bir aşiret çocuğunun güldüren yorumu: "sanırsın kurtuluş savaşındalar!"
***
erciş'e giderken o kadar çok bekledik, o kadar çok bekledik, o kadar çok bekledik ki, bir ara hayatımın kalan kısmını minibüste geçirecekmişim gibi geldi. vanlılar gürültüsüz insanlar, bir yuva gibi sarıp sarmalıyor her yer insanı.
***
değişmeden, dönüşmeden dönülen yola yol denmez.
***
birileri için oraları olan, başka birilerinin buraları.

7.1.12

van günlüğü

15 kasım 
istanbul'da hava soğumadı gibi davranıyor, yağmuru, rüzgârı görmezlikten geliyorum. yapabiliyorum da şartlar gereği. ama van'daki soğuğu iliklerimde hissetmemin çaresi yok, önüne geçemiyorum.. gitmeli de, nasıl.. 
25 kasım 
haftaya van'a gidiyorum a dostlar. kesin galiba sanırsam inşallah. 
29 kasım 
van'ın izini sürmeye çalışan gazetecilere twitter'da 'yeter van'dan bahsetme', 'van da baydı artık', 'van diye diye türkiye'deki gündemi unuttunuz' filan diyenlerin yatacak yeri yok evet.. icraatlarını yüceltmeye çalıştığınız hükümetler gider, siz vicdanınızla başbaşa kalırsınız. eğer hâlâ duruyorsa.. 
1 aralık 
haber bültenlerinde her akşam itinayla birer adet mutlu, huzurlu van haberi üretiliyor. çocuklar doğum gününde eğlendi, çadırda asker eğlencesi, aman da valiliğin mağazasından her türlü ihtiyaçlarını ne güzel aldılar! onlar çıktı kerevetine, siz de rahat rahat uyuyabilirsiniz. devlet baba yaraya üfler:  "geçti di mi, geçti geçti.."
4 aralık 
ruhen yola çıktı, kendisi yarın gidiyor. 
6 aralık 
güneş. toz. soğuk. karlı dağlar. parlak van denizi. gergin tedirgin hüzünlü neşeli saygılı insanlar. hiçbirşey olmamış gibi yapan cumhuriyet caddesi. öğrencisiz üniversite kampüsü. kamu denen erkek dünyası. bir dersanede bütün sıralarda yarısı çözülmüş sınav kağıtlarının yanında çiçekli kalem kutuları. sapasağlam binalarda dolap, tablo, kartonpiye terörü. öylece bırakılıp kaçılmış odalar ve hayatlar. ah, işini layığıyla yapmayı nerede ne zaman unutan bizler. ah van. yarayı sarmak için daha kaç kilometre sargı bezi gerek sana? 
9 aralık 
kesin hasar tesbitleri sürüyor. eğer afad ya da çevre bakanlığı ya da her kimse, ekiplerin daha hızlı mobilize olmasını sağlar, sahada tesbit yapan teknik ekiplerin akşam gelip bir de bozuk excel tablolarında telef olmasının önüne geçerse iki katı hıza çıkabilir. ne acayip di mi? topu topu beş-on araba, on-yirmi masa başı elemanla çözülecek şey. 
hafif bir başkaldırma sonrası bir saat içinde yeni fareler, teknik destek.. 'akşam bakana da söylenebilir gerekirse' lafının etkisi malum. yaka kartından isimlere dikiz. hakkımızda hayırlısı.. :) 
11 aralık 
dolunay! van'ın karanlığını da aydınlatıyor, iyi oluyor. :) 
dün öğlen başlayan kar, akşama bir karış oldu. ama bugün yeniden parlayan güneşin altında güzelim beyazlık.. ekibi yolcu ettik, yarın bir haftalığına yeni ekip geliyor, hasar tesbitine devam.. memur zihniyeti, gönüllü çalışkanlığından ve iç işleyişinin seyredilmesinden pek hoşlanmadı. haftanın ortasında giden bir iki inşaat mühendisini bahane ettiler ve sonuç olarak tmmob'den gelen ekipler afad ve bakanlıktan ayrı olarak sahaya çıkacaklar. geçen haftadan devam ettiğim için ben hariç. bir nevi truva atı diyebilir miyiz? 
18 aralık 
van için ne yapabilirim diyenlere: buraya gelin. dolaşın, konuşun, alışveriş yapın, dinleyin, paylaşın, çaylarını için.. van için dolaşımda olan makro politikalara bir etkiniz olamıyorsa, kendiniz kadar yer kaplayın. van'ın binalarından önce insanlarının güçlenmesi gerekiyor belli ki.. en sağlam evlere bile girmeye korkan, her söylentiye uyup geceyi sokakta geçiren, çadırlarda titreşen insanların esasen en büyük derdi van'ı terkedip gidenler. 'göç etti onlar' derken, 'ah siz van'ı daha önce görecektiniz' derken sesler kırılıp, gözler dalgınlaşıyor. gelin, van'ın çökmediğini, bitmediğini, yeniden ayağa kalkma gücünü taşıdığını görün. giderek çoğalan şu sloganı gerçekleştirebilmeleri için güç verin: "vanımızı seviyoruz, terketmeyeceğiz." 
21 aralık 
van merkezi ve varoş mahallelerden sonra muradiye'nin ünseli beldesi.. deprem sonrası torpilli beş-on eve yapılan hasar tesbitinin yarattığı infial ankara'ya kadar ulaşınca tamamının yapılması kararı, 'bitse de gitsek' havasındaki görevlilerin ufaktan araziye uyması ve iş başa düşme durumu. her küçük çatlağı göstermeye çalışan, ahırların düşen taşlarının devletin inayetine yol açacağını sanan, nasıl da güzel kucak açan insanlar. dönüşte, güneşin batışıyla kızaran van denizi ve heybetli süphan dağı. yazın gelip meyve ağaçlarının altında derin nefesler alma isteği.. 
25 aralık 
istanbul yolunda.. ama yakında dönecek. van'a bahar gelene kadar buralarda olacak. parlak güneşli bu geniş gökyüzünün iyileşmeyi çabuklaştırmasını dileyerek.. 
 
 

12.8.11

adagünlüğü














insan adada kaldıkça kalıyor, kaldıkça kalıyor..
...
hiçkimse yok sanırken etrafta, martılar bile susunca bazen.. sokağın ucunda capcanlı bir pazarda ada insanları. pazar arabalarından trafik sıkışır mı üç adımlık yerde..
...
yağmur
...
masa pencerenin önüne. yeşil evin içine doğru genişliyor.
...
tepedeki müstahkem mevkiden size baktım aziz deniz, yelkenliler, gökyüzü, bulutlar, adalar..
sana da istanbul.
...
"sokakta merhaba diyen yok!" minval bir ada muhabbeti. geçerken verdiğim selama coşkulu karşılık. asıl şikayetçinin değişmeyen ifadesi.
...
geçmişperverlik iyi bişey değil.
...
barbunya ayıklarken janis joplin.. mercedes benz'i benim söylediğimi sansa ya bir komşu. oh tanrım won’t you buy me too.
...
yaz zamanı
...
jj'in geçmişte kaldığını da kim söyledi..
...
komşumun kapısında ayıklanmış kabuklar. bugün adada her sokakta barbunya kokuları.
...
yarın öbürgün güneş ısıtınca, yeniden.. martılar, güvercinler, serçeler, köpeklerle birlikte denize..
...
tatiana'nın çocukluğunun adasından hatırladığı gibi iri, yaşlı başka bir zeus uğurlar akşamları altı numaradan bizi.
...
dolunaya beş kala ay yükseliyor..
...
daha yazın bitmesine çok var.