10.1.12
8.1.12
buralardan notlar
"eğer bir yeri seviyorsan orası dünyanın en güzel yeridir... eğer dünyanın en güzel yerini sevmiyorsan orası dünyanın en güzel yeri değildir."
uçakta yanımda oturan konyalı genç kadın, birkaç aydır kaldığı van için arka arkaya o kadar çok olumsuz şey sıralayınca aklıma takılmıştı bu cümle. buralarda, gevaş'ta söylendiğini daha sonra hatırladım.
"yağışsız, bütün gün güneş tepende. otlu peynirleri güzel değil, kahvaltı kahvaltı diyorlar dünyanın parası. aman açık su içmeyin, et yemeyin. kadının depremde çocuğu öldü, bir hafta sonra kapının önünde çekirdek çitliyordu."
ve dilin altındaki esas bakla: "ikinci depremde pankartlarla yürüdüler, nankör bunlar. inanç olmayan yerden hayır gelmez, yüzde doksandokuz.."
ah bu ezberler, ah bu kötücül dil..
oysa van'da güneş ve geniş gökyüzü ve sakin, asil, tevekküllü insanlar, 'başm gözüm üstüne' enfes elmalar, dünyayla dalga geçebilme yeteneği, 'intikam mahalleleri'nde, beyin cerrahı olmak isteyen parlak gülüşlü çocuklar, yoksulun da zenginin de ekonomisi zaten kör topal bir şehirde olmayı paylaşması.. ve uzakta, çok uzakta olmak.
çocuğunuz öldükten ne kadar zaman sonra çekirdek çitlemeye hak kazanırsınız?
-------------------------------------------------------------------------------
edremit'te 200 yıllık bir kerpiç evin 4 m.ye varan yüksek tavanlarının huzur ve güven veren gölgesinde akşam yemeği. çadırda kalma teklifine bile kızan faruk amca 'buraların en sağlam evi bu' diyor gururla: "bu sıvaları 1954'te yaptırdım ben. dört tane hatıl var evde. bir tanesi taş temelin üzerinde, biri pencerelerin altında, biri pencerelerin üstünde, biri de çatının altında. sanat önemlidir, ustalık önemlidir. usta adam bir ekmek istiyorsa sen ona iki ekmek vereceksin işini yapması için.'
peki biz bir hatıla, yarım ekmeğe ne zaman, nasıl razı olduk? ha faruk amca?
---------------------------------------------------------------------------
minibüslerde 'ağla gözüm'. müslüm gürses, ahmet kaya, azer bülbül esintileri var bu adamda derken.. görünenle yetinenler, ölüm karşısında sussalar bari. titreme üzerine yapılan espriler gönlümü kararttı bir de ta buralarda.
***
kadın erkek çoluk çocuk herkesin 'hocam' demesine o kadar alıştım ki, bundan sonra beni ancak bu lafın kaynağı odtü semaları keser.
***
bütün gece hiç kesilmeyen silah seslerine bir aşiret çocuğunun güldüren yorumu: "sanırsın kurtuluş savaşındalar!"
***
erciş'e giderken o kadar çok bekledik, o kadar çok bekledik, o kadar çok bekledik ki, bir ara hayatımın kalan kısmını minibüste geçirecekmişim gibi geldi. vanlılar gürültüsüz insanlar, bir yuva gibi sarıp sarmalıyor her yer insanı.
***
değişmeden, dönüşmeden dönülen yola yol denmez.
***
birileri için oraları olan, başka birilerinin buraları.
7.1.12
van günlüğü
15 kasım
istanbul'da hava soğumadı gibi davranıyor, yağmuru, rüzgârı görmezlikten geliyorum. yapabiliyorum da şartlar gereği. ama van'daki soğuğu iliklerimde hissetmemin çaresi yok, önüne geçemiyorum.. gitmeli de, nasıl..
25 kasım
haftaya van'a gidiyorum a dostlar. kesin galiba sanırsam inşallah.
29 kasım
van'ın izini sürmeye çalışan gazetecilere twitter'da 'yeter van'dan bahsetme', 'van da baydı artık', 'van diye diye türkiye'deki gündemi unuttunuz' filan diyenlerin yatacak yeri yok evet.. icraatlarını yüceltmeye çalıştığınız hükümetler gider, siz vicdanınızla başbaşa kalırsınız. eğer hâlâ duruyorsa..
1 aralık
haber bültenlerinde her akşam itinayla birer adet mutlu, huzurlu van haberi üretiliyor. çocuklar doğum gününde eğlendi, çadırda asker eğlencesi, aman da valiliğin mağazasından her türlü ihtiyaçlarını ne güzel aldılar! onlar çıktı kerevetine, siz de rahat rahat uyuyabilirsiniz. devlet baba yaraya üfler: "geçti di mi, geçti geçti.."
4 aralık
ruhen yola çıktı, kendisi yarın gidiyor.
6 aralık
güneş. toz. soğuk. karlı dağlar. parlak van denizi. gergin tedirgin hüzünlü neşeli saygılı insanlar. hiçbirşey olmamış gibi yapan cumhuriyet caddesi. öğrencisiz üniversite kampüsü. kamu denen erkek dünyası. bir dersanede bütün sıralarda yarısı çözülmüş sınav kağıtlarının yanında çiçekli kalem kutuları. sapasağlam binalarda dolap, tablo, kartonpiye terörü. öylece bırakılıp kaçılmış odalar ve hayatlar. ah, işini layığıyla yapmayı nerede ne zaman unutan bizler. ah van. yarayı sarmak için daha kaç kilometre sargı bezi gerek sana?
9 aralık
kesin hasar tesbitleri sürüyor. eğer afad ya da çevre bakanlığı ya da her kimse, ekiplerin daha hızlı mobilize olmasını sağlar, sahada tesbit yapan teknik ekiplerin akşam gelip bir de bozuk excel tablolarında telef olmasının önüne geçerse iki katı hıza çıkabilir. ne acayip di mi? topu topu beş-on araba, on-yirmi masa başı elemanla çözülecek şey.
hafif bir başkaldırma sonrası bir saat içinde yeni fareler, teknik destek.. 'akşam bakana da söylenebilir gerekirse' lafının etkisi malum. yaka kartından isimlere dikiz. hakkımızda hayırlısı.. :)
11 aralık
dolunay! van'ın karanlığını da aydınlatıyor, iyi oluyor. :)
dün öğlen başlayan kar, akşama bir karış oldu. ama bugün yeniden parlayan güneşin altında güzelim beyazlık.. ekibi yolcu ettik, yarın bir haftalığına yeni ekip geliyor, hasar tesbitine devam.. memur zihniyeti, gönüllü çalışkanlığından ve iç işleyişinin seyredilmesinden pek hoşlanmadı. haftanın ortasında giden bir iki inşaat mühendisini bahane ettiler ve sonuç olarak tmmob'den gelen ekipler afad ve bakanlıktan ayrı olarak sahaya çıkacaklar. geçen haftadan devam ettiğim için ben hariç. bir nevi truva atı diyebilir miyiz?
18 aralık
van için ne yapabilirim diyenlere: buraya gelin. dolaşın, konuşun, alışveriş yapın, dinleyin, paylaşın, çaylarını için.. van için dolaşımda olan makro politikalara bir etkiniz olamıyorsa, kendiniz kadar yer kaplayın. van'ın binalarından önce insanlarının güçlenmesi gerekiyor belli ki.. en sağlam evlere bile girmeye korkan, her söylentiye uyup geceyi sokakta geçiren, çadırlarda titreşen insanların esasen en büyük derdi van'ı terkedip gidenler. 'göç etti onlar' derken, 'ah siz van'ı daha önce görecektiniz' derken sesler kırılıp, gözler dalgınlaşıyor. gelin, van'ın çökmediğini, bitmediğini, yeniden ayağa kalkma gücünü taşıdığını görün. giderek çoğalan şu sloganı gerçekleştirebilmeleri için güç verin: "vanımızı seviyoruz, terketmeyeceğiz."
21 aralık
van merkezi ve varoş mahallelerden sonra muradiye'nin ünseli beldesi.. deprem sonrası torpilli beş-on eve yapılan hasar tesbitinin yarattığı infial ankara'ya kadar ulaşınca tamamının yapılması kararı, 'bitse de gitsek' havasındaki görevlilerin ufaktan araziye uyması ve iş başa düşme durumu. her küçük çatlağı göstermeye çalışan, ahırların düşen taşlarının devletin inayetine yol açacağını sanan, nasıl da güzel kucak açan insanlar. dönüşte, güneşin batışıyla kızaran van denizi ve heybetli süphan dağı. yazın gelip meyve ağaçlarının altında derin nefesler alma isteği..
25 aralık
istanbul yolunda.. ama yakında dönecek. van'a bahar gelene kadar buralarda olacak. parlak güneşli bu geniş gökyüzünün iyileşmeyi çabuklaştırmasını dileyerek..
istanbul'da hava soğumadı gibi davranıyor, yağmuru, rüzgârı görmezlikten geliyorum. yapabiliyorum da şartlar gereği. ama van'daki soğuğu iliklerimde hissetmemin çaresi yok, önüne geçemiyorum.. gitmeli de, nasıl..
25 kasım
haftaya van'a gidiyorum a dostlar. kesin galiba sanırsam inşallah.
29 kasım
van'ın izini sürmeye çalışan gazetecilere twitter'da 'yeter van'dan bahsetme', 'van da baydı artık', 'van diye diye türkiye'deki gündemi unuttunuz' filan diyenlerin yatacak yeri yok evet.. icraatlarını yüceltmeye çalıştığınız hükümetler gider, siz vicdanınızla başbaşa kalırsınız. eğer hâlâ duruyorsa..
1 aralık
haber bültenlerinde her akşam itinayla birer adet mutlu, huzurlu van haberi üretiliyor. çocuklar doğum gününde eğlendi, çadırda asker eğlencesi, aman da valiliğin mağazasından her türlü ihtiyaçlarını ne güzel aldılar! onlar çıktı kerevetine, siz de rahat rahat uyuyabilirsiniz. devlet baba yaraya üfler: "geçti di mi, geçti geçti.."
4 aralık
ruhen yola çıktı, kendisi yarın gidiyor.
6 aralık
güneş. toz. soğuk. karlı dağlar. parlak van denizi. gergin tedirgin hüzünlü neşeli saygılı insanlar. hiçbirşey olmamış gibi yapan cumhuriyet caddesi. öğrencisiz üniversite kampüsü. kamu denen erkek dünyası. bir dersanede bütün sıralarda yarısı çözülmüş sınav kağıtlarının yanında çiçekli kalem kutuları. sapasağlam binalarda dolap, tablo, kartonpiye terörü. öylece bırakılıp kaçılmış odalar ve hayatlar. ah, işini layığıyla yapmayı nerede ne zaman unutan bizler. ah van. yarayı sarmak için daha kaç kilometre sargı bezi gerek sana?
9 aralık
hafif bir başkaldırma sonrası bir saat içinde yeni fareler, teknik destek.. 'akşam bakana da söylenebilir gerekirse' lafının etkisi malum. yaka kartından isimlere dikiz. hakkımızda hayırlısı.. :)
11 aralık
dolunay! van'ın karanlığını da aydınlatıyor, iyi oluyor. :)
dün öğlen başlayan kar, akşama bir karış oldu. ama bugün yeniden parlayan güneşin altında güzelim beyazlık.. ekibi yolcu ettik, yarın bir haftalığına yeni ekip geliyor, hasar tesbitine devam.. memur zihniyeti, gönüllü çalışkanlığından ve iç işleyişinin seyredilmesinden pek hoşlanmadı. haftanın ortasında giden bir iki inşaat mühendisini bahane ettiler ve sonuç olarak tmmob'den gelen ekipler afad ve bakanlıktan ayrı olarak sahaya çıkacaklar. geçen haftadan devam ettiğim için ben hariç. bir nevi truva atı diyebilir miyiz?
18 aralık
van için ne yapabilirim diyenlere: buraya gelin. dolaşın, konuşun, alışveriş yapın, dinleyin, paylaşın, çaylarını için.. van için dolaşımda olan makro politikalara bir etkiniz olamıyorsa, kendiniz kadar yer kaplayın. van'ın binalarından önce insanlarının güçlenmesi gerekiyor belli ki.. en sağlam evlere bile girmeye korkan, her söylentiye uyup geceyi sokakta geçiren, çadırlarda titreşen insanların esasen en büyük derdi van'ı terkedip gidenler. 'göç etti onlar' derken, 'ah siz van'ı daha önce görecektiniz' derken sesler kırılıp, gözler dalgınlaşıyor. gelin, van'ın çökmediğini, bitmediğini, yeniden ayağa kalkma gücünü taşıdığını görün. giderek çoğalan şu sloganı gerçekleştirebilmeleri için güç verin: "vanımızı seviyoruz, terketmeyeceğiz."
21 aralık
25 aralık
istanbul yolunda.. ama yakında dönecek. van'a bahar gelene kadar buralarda olacak. parlak güneşli bu geniş gökyüzünün iyileşmeyi çabuklaştırmasını dileyerek..
12.8.11
adagünlüğü
insan adada kaldıkça kalıyor, kaldıkça kalıyor..
...
hiçkimse yok sanırken etrafta, martılar bile susunca bazen.. sokağın ucunda capcanlı bir pazarda ada insanları. pazar arabalarından trafik sıkışır mı üç adımlık yerde..
...
yağmur
...
masa pencerenin önüne. yeşil evin içine doğru genişliyor.
...
tepedeki müstahkem mevkiden size baktım aziz deniz, yelkenliler, gökyüzü, bulutlar, adalar..
sana da istanbul.
...
"sokakta merhaba diyen yok!" minval bir ada muhabbeti. geçerken verdiğim selama coşkulu karşılık. asıl şikayetçinin değişmeyen ifadesi.
...
geçmişperverlik iyi bişey değil.
...
barbunya ayıklarken janis joplin.. mercedes benz'i benim söylediğimi sansa ya bir komşu. oh tanrım won’t you buy me too.
...
yaz zamanı
...
jj'in geçmişte kaldığını da kim söyledi..
...
komşumun kapısında ayıklanmış kabuklar. bugün adada her sokakta barbunya kokuları.
...
yarın öbürgün güneş ısıtınca, yeniden.. martılar, güvercinler, serçeler, köpeklerle birlikte denize..
...
tatiana'nın çocukluğunun adasından hatırladığı gibi iri, yaşlı başka bir zeus uğurlar akşamları altı numaradan bizi.
...
dolunaya beş kala ay yükseliyor..
...
daha yazın bitmesine çok var.
13.6.11
blue marble
bir ilkokulun bahçesinde aynı anda iki alzheimer hastası.. birinin çocukları bulunmaya çalışılıyor telefonla, diğerine arkadaşı anlatıyor:
'hani altı ok var ya, bizim atatürkümüzün partisi.. ona basıcaksın, biliyosun di mi.."
kulağımda biri fısıldıyor: "üç çocuk, üç çocuk...'
...
sabah ada vapurunda, çayla ilgili bir günlük meselede adamın sesi öfkeyle yükseliyor: 'kazandınız diye mi böyle yapıyosun, tayyip kazandı diye mi böyle yapıyosun!'
çaycı içinden lahavle vela çekiyor muhtemelen.
aşağılamayı ilke edinmişlerin, kendilerinden başka kimseyi buna lâyık bulmayanların iktidarını düşünüp ürperiyorum.
...
koltuklara yayıldıkça yayılmış mütebessim konuşuyorlar tv'de: 'ucubeydi işte, ucubeydi, bence de ucubeydi, evet bence de..'
sonra bir de diyorlar ki: 'e bak hepsi bir arada bile % 10'u bulamadılar, demek ki baraj olmasaydı da farketmeyecekti.'
içlerinden biri de çıkıp, 'millet oyunun ziyan zebil olacağını düşünüp büyük kazanda pişmeyi tercih ediyor' demiyor. mutlu insanların aptallaşması gibi gönüllü bir akıl tutulması.
...
her daim azınlık olanların hüzünlü gülümsemesi.
...
memleketin yarısı, kararlı, azimli ve tutarlı bir koşu tuttururken, birilerinin onları aptal, kandırılmış, gerici diye nitelendirmekteki ısrarı kabak tadı veriyor, can sıkıyor.. hangi yüksek makamdan seslendikleri merak ediliyor.
...
'türkiye kazandı' lafının ne kadar samimi olduğunu kurcalamayı bırakıp, seçim sonuçlarını oy verilen parti üzerinden değerlendirmek ne kadar demokrasiye uygun, ona bakmalı.. mesele bu kadar 'kazandık, kaybettik' basitliğinde mi?
...
ertuğrul kürkçü, gerekirse dev-genç'in yumruğunu birilerinin beyninde patlatmaya hazırlanıyor.
leyla zana, kolundan çekiştirilerek çıkartıldığı meclise beyazlar giyerek gelmekte.
bir süryani, erol dora mecliste..
sırrı süreyya, sadece bir pigment olmadığını, tane tane, bıkmadan usanmadan anlatmanın değerini gösterecek.
...
adını bilmediğimiz tek tek tek birileri, memleketin ve dünyanın sadece mecliste şekillenmediğini kanıtlayacak.
...
böyle zamanlarda hepimize, depremi bir yer hareketi olarak görüp heyecanlanan bilim insanı bakışı gerek..
'hani altı ok var ya, bizim atatürkümüzün partisi.. ona basıcaksın, biliyosun di mi.."
kulağımda biri fısıldıyor: "üç çocuk, üç çocuk...'
...
sabah ada vapurunda, çayla ilgili bir günlük meselede adamın sesi öfkeyle yükseliyor: 'kazandınız diye mi böyle yapıyosun, tayyip kazandı diye mi böyle yapıyosun!'
çaycı içinden lahavle vela çekiyor muhtemelen.
aşağılamayı ilke edinmişlerin, kendilerinden başka kimseyi buna lâyık bulmayanların iktidarını düşünüp ürperiyorum.
...
koltuklara yayıldıkça yayılmış mütebessim konuşuyorlar tv'de: 'ucubeydi işte, ucubeydi, bence de ucubeydi, evet bence de..'
sonra bir de diyorlar ki: 'e bak hepsi bir arada bile % 10'u bulamadılar, demek ki baraj olmasaydı da farketmeyecekti.'
içlerinden biri de çıkıp, 'millet oyunun ziyan zebil olacağını düşünüp büyük kazanda pişmeyi tercih ediyor' demiyor. mutlu insanların aptallaşması gibi gönüllü bir akıl tutulması.
...
her daim azınlık olanların hüzünlü gülümsemesi.
...
memleketin yarısı, kararlı, azimli ve tutarlı bir koşu tuttururken, birilerinin onları aptal, kandırılmış, gerici diye nitelendirmekteki ısrarı kabak tadı veriyor, can sıkıyor.. hangi yüksek makamdan seslendikleri merak ediliyor.
...
'türkiye kazandı' lafının ne kadar samimi olduğunu kurcalamayı bırakıp, seçim sonuçlarını oy verilen parti üzerinden değerlendirmek ne kadar demokrasiye uygun, ona bakmalı.. mesele bu kadar 'kazandık, kaybettik' basitliğinde mi?
...
ertuğrul kürkçü, gerekirse dev-genç'in yumruğunu birilerinin beyninde patlatmaya hazırlanıyor.
leyla zana, kolundan çekiştirilerek çıkartıldığı meclise beyazlar giyerek gelmekte.
bir süryani, erol dora mecliste..
sırrı süreyya, sadece bir pigment olmadığını, tane tane, bıkmadan usanmadan anlatmanın değerini gösterecek.
...
adını bilmediğimiz tek tek tek birileri, memleketin ve dünyanın sadece mecliste şekillenmediğini kanıtlayacak.
...
böyle zamanlarda hepimize, depremi bir yer hareketi olarak görüp heyecanlanan bilim insanı bakışı gerek..
10.6.11
ey kervancı..
genç yaşlı pek çok sevdiğimi kaybettim. herkes gibi.
kimi kardeşimdi aynı ana babadan gelmeden.
kimini şahsen tanımıyordum bile.
bazen öyle arka arkaya geldi ki,
'kimse için 'iyi ki var' demeyeyim' dedim kendi kendime.
'balık yedik yiyen ölür, elimize değen ölür' diyen içimi susturdum.
şehirleri arkamda bırakarak geçen çocukluğum, onları da kimi zaman bir kayıp gibi titreyerek hatırlamama yol açmış ki, yıllar sonra gidip onları tek tek ziyaret edip, elleyip okşadım.
iyiydiler, oradaydılar, beni pek hatırlamıyorlardı. yatıştım.
dünyanın en yoksullarından nepal, 'kardeş' pakistan, uzak komşu iran ve hem bu dünyanın hem bilmediklerimizin merkezi hindistan bırakmadı peşimi sonra.
aylarca yıllarca, bir tapınakta öylece duran insanları özledim durdum.
şehrin en kalabalık köşelerinde, hayatın en civcivli anlarında birden sessizleşip seslerini duydum.
pakistan'da deprem oldu, şu oldu, bu oldu..
sürekli birileri öldü.
keşmir karıştı, yeniden karıştı..
nepal'de bir prens kendi ailesini katletti, intihar etti.
ben;
quetta'da, bir pazar yerinde yürürken iki tarafa açılan esmer yüzleri görüyorum o dumanların arasında.
keşmirli devrimcinin, kimseye göstermeyeceğimi söyleyince karısının fotoğrafını çekmeme izin vermesi düşüyor aklıma. sözümü tuttuğumu farkedip seviniyorum.
dağların zirvesine çıkan batılıların çantalarını taşıyan şerpaların taşlarda seken çıplak ayakları geliyor gözümün önüne.
ruhum hindistan kırsalında dolanıp duruyor.
----------------------------------------------------------------------------------
geçen yılın başında beyrut sokaklarında biraz tersine olsa da aynı duygu..
duvarları delik deşik binaların önünden, kum çuvallarının, tel çitlerin arasından yürüsek de aklımızda gece yarısı yolda halay çeken kızlı erkekli grubun taşkın neşesi kalıyor.
yine de burası ortadoğu, eller her daim tetikte, tetikler aklımızda.
amaa.. halep kalesinin karşısındaki kahvede otururken, şam sokaklarında dolanırken, sınırı geçip iskenderun'a doğru yol alırken aklımdaki tek şey, bir ara gelip buralarda aylarca kalma isteği. ermeni kilisesindeki ayin sürerken avlusundaki kokteyl havasının, daracık sokaklarında yanımdan oynayarak geçen çocukların yaydığı hayat enerjisinin etkisi ile bölgeyi de, tepede olan biteni de, dipten gelen kaynamaları da hatırlamıyorum hiç.
şimdi o sınırdan yaralılar ve mülteciler geçerken,
suriye ağlarken,
canlı, sağlıklı, neşeli bir sevdiğimin ağır bir hastalığa tutulduğunu, başının fena halde dertte olduğunu duymuş gibiyim.
bir kez daha..
çok fena canım yanıyor.
kimi kardeşimdi aynı ana babadan gelmeden.
kimini şahsen tanımıyordum bile.
bazen öyle arka arkaya geldi ki,
'kimse için 'iyi ki var' demeyeyim' dedim kendi kendime.
'balık yedik yiyen ölür, elimize değen ölür' diyen içimi susturdum.
şehirleri arkamda bırakarak geçen çocukluğum, onları da kimi zaman bir kayıp gibi titreyerek hatırlamama yol açmış ki, yıllar sonra gidip onları tek tek ziyaret edip, elleyip okşadım.
iyiydiler, oradaydılar, beni pek hatırlamıyorlardı. yatıştım.
dünyanın en yoksullarından nepal, 'kardeş' pakistan, uzak komşu iran ve hem bu dünyanın hem bilmediklerimizin merkezi hindistan bırakmadı peşimi sonra.
aylarca yıllarca, bir tapınakta öylece duran insanları özledim durdum.
şehrin en kalabalık köşelerinde, hayatın en civcivli anlarında birden sessizleşip seslerini duydum.
pakistan'da deprem oldu, şu oldu, bu oldu..
sürekli birileri öldü.
keşmir karıştı, yeniden karıştı..
nepal'de bir prens kendi ailesini katletti, intihar etti.
ben;
quetta'da, bir pazar yerinde yürürken iki tarafa açılan esmer yüzleri görüyorum o dumanların arasında.
keşmirli devrimcinin, kimseye göstermeyeceğimi söyleyince karısının fotoğrafını çekmeme izin vermesi düşüyor aklıma. sözümü tuttuğumu farkedip seviniyorum.
dağların zirvesine çıkan batılıların çantalarını taşıyan şerpaların taşlarda seken çıplak ayakları geliyor gözümün önüne.
ruhum hindistan kırsalında dolanıp duruyor.
----------------------------------------------------------------------------------
geçen yılın başında beyrut sokaklarında biraz tersine olsa da aynı duygu..
duvarları delik deşik binaların önünden, kum çuvallarının, tel çitlerin arasından yürüsek de aklımızda gece yarısı yolda halay çeken kızlı erkekli grubun taşkın neşesi kalıyor.
yine de burası ortadoğu, eller her daim tetikte, tetikler aklımızda.
amaa.. halep kalesinin karşısındaki kahvede otururken, şam sokaklarında dolanırken, sınırı geçip iskenderun'a doğru yol alırken aklımdaki tek şey, bir ara gelip buralarda aylarca kalma isteği. ermeni kilisesindeki ayin sürerken avlusundaki kokteyl havasının, daracık sokaklarında yanımdan oynayarak geçen çocukların yaydığı hayat enerjisinin etkisi ile bölgeyi de, tepede olan biteni de, dipten gelen kaynamaları da hatırlamıyorum hiç.
şimdi o sınırdan yaralılar ve mülteciler geçerken,
suriye ağlarken,
canlı, sağlıklı, neşeli bir sevdiğimin ağır bir hastalığa tutulduğunu, başının fena halde dertte olduğunu duymuş gibiyim.
bir kez daha..
çok fena canım yanıyor.
21.8.10
flavye

kendi dilimi kendi hızımda yazabilmek için teknoloji ürünü şeylere harfler yapıştırmak zorunda kalmışım;
f klavye deyince eskimo standardında bişey istiyomuşum gibi yüzüme bakan satıcı arkadaşlara..
türkiye için ürettiği ürünlerin üç beş tanesinin tuşlarını farklı dizmeyi akıl etmeyen firmalara..
bu yönde hiç talebi olmayan bilumum tüketiciye
selam yollamak;
bilgisayar üreticilerine bu yönde bir yaptırım uygulayacağını söyleyip ortadan kaybolanlara da, 'uyanın da balığa gidelim' demek istiyorum.
q klavyede iyiden iyiye minimal yazmaktan başka çaresi kalmayan kendime de, bu zorunlu üslubu sürdürebilmek için biraz telkin..
türkçe.

Kaydı Yayınla
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




