22.6.06

önce söz vardı



blog aleminde birinci yılımı doldurduğum şu günlerde kafam çıfıt çarşısı misali, -ki ben çok severim hem kelimeyi, hem çarşıları, pek memnunum halimden, şikâyet etmiyorum.

yetişemiyorum, yazıyorum, yazamıyorum, koşuyorum, yoruluyorum. teknoloji marifeti olarak tek isteğimi, düşüncenin doğrudan yazıya dönüşmesi meselesini halledilmesi üzre ortaya fırlatıyorum. gençler bi de bununla ilgilenseler diyorum.

yaz yaz nereye kadar, diyorum. kendimi ciddiye almıyorum, onu bırakıp başka şey yazıyorum. vikipedi canavarı olma yolunda ilerliyorum. her kelimeden kuşkulanmaya başlayıp durup durup sözlüklere bakıyorum, her bilgiyi doğrulatmaya çalışıyorum.

amaan, doğru ne ki, gerçek nerede.. gidip çay koyuyorum kendime.

herkes kendi biyografisini yazsın kampanyası açayım diyorum, nesnel olmaz diyolar. başkası nasıl nesnel olacak benim bile yazdıkça farkettiğim hayatımla ilgili, bilemiyorum. herkes kendini nasıl önemsiyor, söylediği sözün şehvetine kapılıyor, herşey nasıl fazla, hızlı ve karmaşık akıyor.

"karmaşık düşünmek önemli değildir, önemli olan doğru düşünmek."

ansiklopediye yazılabilecek kişiler, tarafsız bakış, öfke, inat.. meselâ kösem sultanın hayatının o kadar laftan arta kalan nesnel durumu nedir, merak ediyorum.

hitlerle, sayılarla, istatistikle, velhasıl skorla bu kadar kafa yorulmasına kafa yormaktan vazgeçmek istiyorum. birkaç yüz yazı sonra vazgeçerim herhal diyorum. bu yüzden yüzüncü yazımı kutlamak için ne yapacağımı düşünmek zorunda olmadığımı farkedip seviniyorum.

sınavda en az puanı almak için yarışanlara, en kötü karneye bisiklet verenlere zakkum çiçeklerinden bir buket yolluyorum. bence de hodri meydan..

onlar öyle ciddiyet vehmetmeseler de benim gözümde/gönlümde bu hit meselesiyle dalgasını geçen 1 milyon sitesinin kankalarını ve özellikle de yanar döner sayaçlarını pek beğendiğimi, yan tarafı kalabalıklaştırmakta pek istekli olmasam da link veresim geldiğini;
1 milyonuncu hitlerinde de onlara zerzevattan bir bisiklet yollayacağımı söyleyeyim diyorum.

size de bugünlerdeki hal-i pür melalimi anlatması için ilk sözün ilk görüntüsünü gönderiyorum. huzur ve gürültü!

gözlerinizden öperim.

8.6.06

sağlam deniz kabukları



biraz aşağıda konuşlanan, benim kendimce araf diye başlık attığım şarkı sözleri, bu sayfaların -yine kendince- ziyaretçi akınına uğramalarına neden oldu. anlam veremediğim biçimde arama motorlarının ilk sırasında yer aldık, hadi hayırlısı..

yani bunca zamandır bunca yazı, fikir, şu bu; boş anlayacağınız.. arada bir, tamamen işin kolayına kaçarak, hislerime kısmen tercüman olması için buraya yapıştırıverdiğim 'başkalarının sözleri'nden biri; -ki bir diğeri olan duman şarkısı da hâlâ hit alıyor ayıptır söylemesi-, bi sürü insanın buraya uğramasını sağlıyor. hit'lerle, gelip giden sayısıyla işim olmadığını söylemiştim. yine söylüyorum. gelenlerden 'kalan sağlar bizimdir' diye devam ediyorum. arada yine şarkı sözü attırıverirsem, bilin ki okuyucu çekmek için değil, tıkandığım anda can simidi olduklarındandır.

herhalde bu ilgiye mazhar olan epeyce şarkı vardır, ama nedense sözlerin payının çok ve de önemsenmeye değer olduğunu düşündüm. büyük şehirde, daha çok da istanbul'da yaşayanlara tanıdık gelen, ‘gitmek istemek’, ‘şehirden yorulmak’ temaları, 'hadi gelin köyümüze geri dönelim'in modern çeşitlemesi bir virüs gibi bünyeleri iyiden iyiye sarmış durumda. virüs dememe bakmayın, her daim gitmek isteyen biriyim ben. ama, lafı çok edilenin uygulama şansının kalmadığını düşünürüm. konuşa konuşa laçkalaşan, sanki gidilmiş gibi, yapılmış gibi eylemin yerini tutan arzu. hatta çoğu zaman arzu bile olmayan, sadece mızmız bir şikâyet olarak kalıveren, neredeyse modalaşmış bir söylem.

‘bir şeyler yapmak lâzım’ demenin, bir şey yapmanın yerine geçmesi.

araf’ın yorumlarında blog aracılığıyla selamlaştığım arkadaşım, bana bunların nasıl daha sert, daha damardan meseleler olduğunu hatırlattı bir yandan da, eski bir istanbul şiiriyle. sağolsun. tamam ben de şiirin, şarkının hasının nerede olduğunu unutmuyorum, ama önüme kolayca gelenin arkasından gidiveriyorum bazen.

bir kedinin hatıraları’na giderseniz, devin'in kedili, köpekli, çocuklu evine konuk olursunuz; nasıl donanımlı ve üretken bir kadın olduğuna bizzat şahidimdir. ama ben sözünü ettiğim şiiri buraya da alıcam. başka dönemlerin sözleri olarak yan yana dursunlar ve istanbul çeşitlemesi yapsınlar diye. devin, lütfi’nin anısına demiş, bence siz de onun anısına okuyun.

kirli yüzlü melekler

sayende sayeban olduk istanbul şehri
sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk
yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda
ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi
saplanıp hançer misâli bir hilâl
sokaklar serseri biz serseri
yüksekkaldırım da bir cezayir şarkısını dile getirdi plâklar
cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir
sinemalar neredeyse boşalacaklar
vay anam vay
sen ne dersin istanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım
yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı
kurtulamadık gitti bu denlü kepaze hayattan
hep böyle gecelerin koynunda yaşadık
geceler serseri biz serseri
karakoldaki aynada safran gibi kirli yüzümüz
gözlerimiz hasta gözleri ellerimiz hasta elleri
kırılmış kavala dönmüşüz
sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri

attila ilhan

----------------------------------------------------------------------------
not: ordan burdan fotoğraf bulup ekliyorum bu sayfalara, bazıları zamanla adresini kaybediyor, kayboluyor. arada rastlıyorum bazılarına, ama dönüp onları düzeltecek halim yok, bırakıyorum. ama bir tanesine takmış durumdayım. lütfi! için seçtiğim deniz kabukları üç seferdir gidiyor, ben de üşenmeden yenisini buluyorum. yine gitmiş! sağlam deniz kabukları olan bir yer istiyorum!

edit: dün sistemdeki problem nedeniyle bu yazı ortalarda kaldı. yani birileri okudu, yorum bile gönderdi. ama ben daha fotoğrafı yerleştirememiştim -ki 'çekip gitmek' konusuna yakışır-..
akşam buradaki bir araba lafa 'aksak' bir yerden özet geldi: "gidiyorum işte, gitmenin nesini anlatayım.". ayrıca 'kirli yüzlü melekler' lafı da geçti ki dizide, eh yani, bu kadar mı olur!

7.6.06

'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır'



...İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır''Vicdani Red Bir
İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır''Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır''Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır''Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır''Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red Bir İnsan Hakkıdır' 'Vicdani Red...

3.6.06

imkânsız ilişkiler



cumartesi yazıları başlayalı neredeyse bir yıl oluyor. başlarken, karşısında o kadar vakit geçirdiğim tv'nin ve özellikle dizilerin burada çok yer alacağını düşünmüştüm. tahmin ettiğim gibi olmadı, doğrudan tv üzerine çok az yazdım. ama şimdi, yazla birlikte mahkûmiyetten kurtulurken veda etmeli..

tv seyretmenin çağrışımları, yararları, zararları üzerine konuşacak değilim. n'apalım, en azından bu konuda, her koyun kendi bacağından asılır diye düşünüp irademi devreye sokmaya çalışıyorum. kimi zaman da koyveriyorum kendimi akıntıya. biraz da, asılacaksak yerli iple olsun (bu deyim böyle değil ama..) diye, yerli dizi seyrediyorum çoğunlukla. yavuzer çetinkaya, taa yıllar önce, amerikan filmi seyredeceğinize kötü de olsa yerli film seyredin, diye boşuna dememiş!

hırsız-polis dışında hiçbir diziyi baştan sona seyrettiğim yok, zaplaya zıplaya ortaya karışık... aliye'ye bile bakıyorum, hiç karizması kalmayıp, saygısızlığın doruklarında gezindiği halde. uzun hikâye, konusundan başlayarak hangi yaraları kaşıdığı belli. ama bir gazetecinin de dediği gibi, herkes kendi yaptığından sorumlu. meselâ hiç olmazsa yılların tiyatrocusu ayla algan, 'bi dakka ben bu işte yokum!' diyemez miydi?

bu kadar çekiştirilerek uzatılan hikâyelerde, hepsi dönüp dolaşıp paraya dayanan bin türlü değişkenin sultası altında yalnız senaristlere yüklenmenin âlemi yok. işin kaymağını onların yemesi de gerekmiyor. tamam. hikâye, yönetmen, yapımcı, hepsi önemli, anladık. ama yine de işi sürükleyen oyuncular. öyle olmasa, aynı dizinin içinde birisi şahane laflar ederken (meselâ aliye'nin mücahit gürboğa'sı), diğerleri iki yıldır "dayanamıyorum deniz", "dayan aliye" (meselâsını anladınız..) diyip dururlar mıydı? senaristleri bile kışkırtan oyuncu işte, bal gibi gördük.

bu uzayıp gitme halinde bile hikâye ve diyaloglarındaki zekâyı, pırıltıyı hiç kaybetmeyen yabancı damat'ın hakkını teslim etmeli arada. oyuncusu, yönetmeni dahil tam bir başarı olduğu için kim kimi itiyor anlamak zor. bir de geçen hafta, tam koka kola suratların üzerine yapışırken kana kana bir limonata içirdiler ki, kimin fikriyse helâl olsun!
***
yıllar önce devlet tiyatrolarında kafka'nın dava'sını seyretmiştik. hızlı varoluşçu zamanlarımız, sartre okuyup duruyoruz, bulantı meseleleri şu, bu... oyuna birlikte gittiğim arkadaşım da geceler boyu bu konularda ve başka her türlü konuda konuşmalara, paylaşmalara doyamadığımız kankam. ben taa en başından sıkıntıya garkoluyorum, içim kararıyor. öle bayıla okuduğum kitabın esamesini göremiyorum sahnede, kopup gidiyorum.

oyun bitince, aynı düşüncede olduğumuzdan hiç kuşkum olmadığı için doğrudan konuya giriyorum. ama gel gör ki kanka aynı fikirde değil, oyuna bayılmış. inanamıyorum, nasıl yani, sahnedeki bu donukluğun, bu enerjisizliğin, bu inanmayan tavrın nasıl farkında olamaz! yorum hiç düşünmediğim yerden geliyor. O, hissettiğim iç sıkıntısının kastedilen bir şey olduğunu, tam da kafka'ya yakışır bir kasvetin başarıldığını iddia ediyor. canhıraş, anlatmaya çalışıyorum derdimi: "düpedüz kötü bir oyun bu, kimsenin birşey anladığı yok kafka'dan filan." anlaşamıyoruz, ikimiz de ne gördüğümüzden çok eminiz, tartışma bir yere varmıyor.

şimdi ben bunu niye anlattım. şundan:

yeşilçam klasiği acı hayat'ın iki versiyonu var diziler arasında. her iki yorumda (özellikle de acı hayat'ta) burjuva ailenin fertlerini oynayanlar bir felaket. feci! dayanılır gibi değil! ben de şöyle düşünüverdim birden, dava'yı hatırlayıp: yeşilçam'ın kalın çizgilerle iyi-kötü ayrımı yaptığı dönemin hikâyesinde zengini sevimsiz kılmak, özdeşleşmeyi engellemek için mi yaptılar acaba diye. yani kasvet kastedilen bir şey mi?

kendi kendime eğleniyorum işte, boşverin siz beni.
***
bu senenin özeti şu aslında:
* kötülükleri giderek yumuşatılsa bile, kötü adamlar şahanedir:
bkz. olgun şimşek, mehmet polat, barış falay;
* biz doğulular şarkılı filmleri severiz:
bkz. bütün dizilerin şarkıları ama ille de, gecenin en siyahında umudun bittiği yerdeyim. köşeyi dönsem ölüm, düz gitsem hayat, gölgeler içindeyim.
* eskiden ya da şimdi, şişirilmiş egolar geç de olsa ağızlarının payını alırlar. ama ister yeşilçam'ın emektarı ol, ister yeni oyuncu, isminin ve oyunculuğunun herkesin kafasına girdiği bir an vardır.
bkz. bütün diziler

----------------------------------------------------------------------------------
bonus olarak bir de televizyon seyretmeyin! yazısı.
afiyet olsun.

23.5.06

araf



artık birşeyler yapmak lâzım

aşk sevgi korku nefret/değişen durumlardan ibaret / katı bir yürek, bir de bir bebek / iyi bir araba, para / gelsin yan yana / kebabı adana, rakı tekirdağ / tatil uludağ ya da bodrumda / duble ya da tek ya da diskotek / 'you and me sex' / no baby, no baby / seni severim sevmem sana ne / güç bende erkek olmandan bana ne! / istanbul'dan gitmek lazım / tayland (şangay, urfa, artvin) görmek lazım / özümüze dönmek için / artık bir şeyler yapmak lazım / istanbul'dan gitmek lazım / mardin (nemrut, harput, bayburt) görmek lazım / özümüze dönmek için / artık bir şeyler yapmak lazım / bana bir şey oldu yoruldum / bir şey oldu hiçbir şeyi sevmez oldum / bir şey oluyor heyecanlanıyorum / nedendir vazgeçiyorum / hissiz mi oldum, başka bir olgunluk mu buldum? / artık soru sormuyorum olduğu gibi mutluyum / gülmek ya da ağlamak istiyorum / herhangi bir şey hissetmek istiyorum / ev sahibi miyim yoksa kiracı mıyım? / kenya, zimbabwe, mozambik, yeni delhi, kaykay, bungee / her şeyi deneyin.. peki! / hakkari, diyarbakır, antalya karşıyaka, ürgüp, manisa... / kolombiya kahvesi içmek lazım / saçını bir kere mora boyatmak lazım / her dilde seni seviyorum demek lazım / e-mail'den vazgeçip mektup yazmak lazım / her denilene inanmamak lazım / yine de inancımızı kaybetmemek lazım / evet demeyi sevin hayır demeyi öğrenin / evet demeyi sevin hayır demeyi öğrenin / istanbul'a dönmek lâzım / rakı balık lâzım / özlediğini bilmek için / bazen uzaklaşmak da lâzım...


pamela spence

21.5.06

orklar geliyor



avrupa olduğu tartışmalı kenar ülkenin çocukları olarak herbirimizin kişisel tarihinde yeri olan, bu en çok konuşulan meselelerden birinin, örovizyon'un, sadece bir müzik yarışması olmadığını biliyoruz evet. ama yine de bıkmadan usanmadan 'komşu komşuya veriyor mu vermiyor mu!' tahlilleriyle ömrümüzü tükettik. memleketin en mühim meselelerinden birkaçının son durumunu (ermeniler, kıbrıs, pop/halk müziği, avrupa'daki türkler) uyduruktan bir müzik yarışmasının finalinde görmek eğlenceli mi, trajik mi artık siz karar verin. tarih okumaya, yüksek avrupa birliği tahlillerine gerek yok, yılda bir gece birkaç saatini ayırarak gidişatı izlemek mümkün.
***
paslı çivileri bir kavanoza koyup bekletirlermiş, birbirlerinin pasını alsınlar diye. internetteki bazı forum ortamlarını, en çok da ekşi sözlüğü okurken bunu hatırlıyorum. birbirlerine 'ayar' verip duruyorlar, farklı düşünüyorlar. ama toplamına baktığımda paslarından hep beraber arınmakta olan çivilerle dolu bir kavanoz görüyorum. içim açılıyor, dün gece olduğu gibi kahkahalarla gülüyorum çoğu zaman. bu yazının başlığından tırnak içlerine hepsi onlardan ilhamdır, açıkça da söylüyorum..

sunucusunun üniversite gençliğini temsil ettiğini sandığı ve eve gidip memleket meseleleriyle ilgili düşünmelerini öğütlediği makina seyircisi, yarışma birincisi lordi'ye 'iğrenç' derken, sözlükçüler meselenin aslında ne olduğunu çoktan anlamış, daha önce ilgilenmedikleri yarışmaya -iki anlamda da- mesaj göndererek, kıtadaki diğer arkadaşları ile birlikte kelimenin tam anlamıyla dalgalarını geçmişlerdi bile. arada, ali rıza binboğa'nın da hakkını teslim etmeyi unutmayarak..

gençlerin sevdiği bir müzik olduğunu, tercih ettikleri bir şov olduğunu filan sananlar çıkacaktır 'hard rock allahıma çok şükür''ün. ki ben de methini duyduğum grubun vasat şarkısı karşısında hayal kırıklığına uğradım önce. ama, teşbihte hata olmaz, truva atı misali bu sahte/steril ortama girip açık ara birinci olmaları ancak böyle mümkündü galiba. şov öyle yapılmaz, böyle yapılır!

'lordi kazandıktan sonra olası gazete manşetleri', 'örovizyon çöktü, popçular büyük panikte' gibi başlıklarla söylenecek herşeyin önünü baştan kesen sözlükçüleri okuyun, pazarınız şenlensin.

haa, 'canım hepsi makyaj, maske, korkacak bir şey yok' mu diyosunuz. hiç emin olmayın! 'onlar öyle zaten. yok makyaj filan, anlamadınız mı hâlâ..'

19.5.06

üni-forma

küçük zikzaklarla yükseliyor gibi görünen, oysa büyük eğride aşağı doğru inen bir grafiğin içinde görüyorum hayatı çoğu zaman. hayatı, dünyayı, ülkeyi... milim milim birbirine yaklaşıyormuş gibi oluyor bazen uçlar. anlamanın daha kolay, daha eğlenceli olduğu anlaşılacak sanıyoruz. başka formların varlığını kabul etmek bu kadar zor mu? sonra biri bir taş atıyor, ardından toz dumana karışmak an meselesi. işin aslına yönelik olmayan detaylarla konuşuluyor, herşey sembollerden ibaret bir kez daha.
***
sorunları bir türlü çözülemeyen problemli bir apartmanda oturan arkadaşım, 'bir emekli albay taşınsa herşey hallolur' diyor. o şaka yapıyor, ben ürperiyorum.
***
bütün 'sivil'lerin yuhalandığı yerde hep üniformalı, her daim keskin uç, toplu olarak bağırlara basılıyor. bir kadın, neredeyse linç edilecekken sembolünü çıkarınca isterik kucaklamalar. şov yapmak herkesin aslî işi. bütün sertlikler birden devreye giriyor gürültüyle. sözün bittiği yerde, küçük zikzaklarda edilmiş sözler de çaresiz. hukukçuların dik yakaları nedense bana adaleti hatırlatmıyor.
***
'toplumsal mutabakat' denen şey, hepi topu üç-beş başlığın altında toplanmış. askere gitmek istemeyene işkence yapmakta mutabık kalınıyor mesela en çok. olmadı 'bunları zaten askere almazlar ki!' aşağılamaları. apoletlerin dokunulmazlığı hepimize dokunuyor.
***
belgrad'da oturan bir arkadaşım, sırp arkadaşlarının anlattıklarını dinliyor: 'herkes herkesi vurdu, cani olan biz olduk.'
***
'bir gemide toplumsal ve bireysel felaketlerle dolu günler yaşıyoruz'.