2.8.06

adı: duygu



özgürsünüz.
gücünüzü bilin.

23.7.06

dünya'nın guernica'sı



"israil'le filistin arasındaki çatışmanın son faslı, israil güçlerinin gazze'den bir doktorla kardeşini, yani iki sivili kaçırmasıyla başladı. bu olay türkiye hariç hiçbir ülkenin basınında fazla yer bulmadı. ertesi gün filistinliler israilli bir askeri rehin alarak israillilerin esir tuttuğu insanlarla bir takasın müzakere edilmesini önerdi; zira israil cezaevlerinde yaklaşık 10 bin esir var."
* * * *
"bu 'adam kaçırma' olayı çok büyük bir zorbalıkmış gibi tepkiyle karşılanırken, 'israil savunma (!) güçleri'nce batı şeria'nın yasadışı askeri işgali ve su başta olmak üzere tüm doğal kaynaklarına sistematik olarak el konulması hayatın hazin de olsa doğal bir gerçeğiymiş gibi kabul gördü. bu, filistinlilerin kendilerine uluslararası anlaşmalarca tahsis edilmiş topraklarda yaşadığı eziyetin üzerine bir de batı'nın 70 yıldır döne döne uyguladığı çifte standartların tipik bir örneği."
* * * *
"bugün zorbalık, zorbalık doğuruyor; derme çatma füzeler karmaşık füzelere cevap veriyor. karmaşık füzeler, mahrumiyet içindeki yoksul kalabalıkları bir zamanlar adalet dediğimiz erdemi beklerken vuruyor. her iki füze tipi de vücutları paramparça ediyor; bunu emri veren komutanlardan başka kim aklından atabilir ki?"
* * * *
"her provokasyona ve karşı provokasyona karşı çıkılır, nasihatler verilir. ancak bu seferkinin ardından gelen gerekçe, suçlama ve yeminlerin tümü, aslında dünyanın dikkatini siyasi hedefi filistin milletini tasfiye etmekten başka hiçbir şey olmayan uzun süreli bir askeri, ekonomik ve coğrafi uygulamadan uzaklaştırma amacına hizmet ediyor."
* * * *
"bunun yüksek sesle ve açıkça söylenmesi gerekiyor, zira ara ara açık edilse de genelde gizli yürütülen bu uygulama, bugünlerde büyük hızla ilerliyor. bizce olayın adını olduğu gibi söylemeli, buna kesintisiz ve ebediyen direnmeliyiz."

* * * *
"not: 'arna'nın çocukları' adlı belgeselin yönetmeni juliano mer khamis'in sorduğu gibi, 'lübnan'ın guernica'sını kim resmedecek?'"


john berger, noam chomsky, harold pinter, jose saramago

------------------------------------------------------------------------------------
not: günlerdir havadan sudan, ordan burdan yazdıklarımı buraya koymaya bir türlü elim gitmiyor. günlük hayat akıp gidiyor, biz savaşsız günlere uyanıyoruz. ama gemiler mersin'e yanaşırken şöyle bir esip geçiyor düşünceler, sert, soğuk. yıllarca uğraşıp ayağa kaldırılan şehir yerle bir. günler kendi hafifliğinde-ağırlığında aksa da, bütün gün bunu düşünmesek de, tv'de görmedikçe komşudan duman yükselmiyormuş gibi gelse de..

hep aynı yerden aynı şeyleri söylüyormuş gibi hissetmemize neden olanlar, bunu hep yapıyor olmanın sıkıntısını duymuyorlar. gözümüzün içine baka baka ve döne döne uygulanan çifte standarda karşı döne döne ve açıkça ve yüksek sesle söylemek gerekiyor. tekrarlamak, unutturmamak.

11.7.06

zinedine'in kafası



'biz şimdi çocuklarımıza ne diyeceğiz zidane?'
(bir fransız gazetesinden)

çocuklarınıza ırkçılığın şaka kaldırır bir yanı olmadığını öğreteceksiniz. onlara adalet olmadan barışın olamayacağını söyleyeceksiniz. her zaman akıllı, uslu, anlayışlı olmanın hiç de bir halta yaramayabileceğini, birileri her an her yerde kafa atarken susanların kafasının bir gün bombaya dönüşüp olmadık yerde patlayabileceğini hatırlatacaksınız. her gün kuralları ihlal ederek yaşayanlarla, kırk yılın başı kırmızı ışıkta geçenlerin başına gelenleri yalansız dolansız karşılaştıracaksınız. bütün silahları her daim ellerinde dolaşanların asıl güçlerini, diğerlerinin bunu yapmayacağı bilgisinden aldığını dürüstçe itiraf edeceksiniz.

boş boş 'şiddete hayır' diye dolanacağınıza, 'nasıl oluyor da oluyor?' diye kafa yoracaksınız. ırkçı politikacılarınız sanki o ülkenin vatandaşı değilmiş gibi davranmayı bırakacaksınız. south park'ın gençleri gibi, zenciyi (cezayirliyi, koreliyi..) farketmeyen çocuklar yetiştireceksiniz.
***
bir kez yaşanacak şu hayatta, bir başkasının, 34 yaşındaki bir adamın hayatı için herkes ne kadar kolay kullanıyor bu kelimeyi: son...

zidane bugünlerde gitsin yamaç paraşütü yapsın istiyorum. bulutların arasından 'trajik son' diye atılan manşetlere yukardan baksın. son mu?..
***
birilerinin arada bir göğüslerinin tam ortasına bir kafa yemeye ihtiyaçları olabilir, pervasızca oraya buraya höykürürken. o kafayı atan ve bunu bu kadar herşeyi yakarak yapan adam bunu çocuklarına da açıklayabilir eminim. zafere, başarıya ulaşmak için herşey mübahtır diyenlerden daha kolay.

7.7.06

'metnin hazzı'



okuma
"geçmişin yapıtlarını uykudan uyandırmak için, bu yapıtları yazıldıkları dönemin okuma biçimlerine yeniden yerleştirmek kadar şaşırtıcı başka bir şey yoktur. sophokles 'in, bir cep kitabı formatında elimize ulaşan trajedisini gözlerimizle takip ederek, sıkıcı bulduğumuz bölümleri atlayarak hızlı bir şekilde okuduğumuzda, bu metin artık bütünüyle soyut bir metne dönüşür, tüketilmesi sürecinde bedenimizle hiçbir bağlantı kurmaz.
IV. yüzyıla kadar (aziz augustinus dönemi) durum tamamen farklıydı: eskilerin sadece yüksek sesle okuyor oldukları düşünülüyor, ya da en azından kısık bir sesle, fısıltı gibi; ama her zaman için -önemli olan da buydu zaten- metni telaffuz ediyorlardı: böylece metin kaçınılmaz bir şekilde yutaktan geçmek zorunda kalıyordu, gırtlaktaki kaslardan, dişlerden, dilden geçiyordu, kısacası bedenin kaslardan, kandan, sinirlerden oluşan dokusuyla birleşiyordu.

sorunu biraz daha geriye doğru götürelim: eskiler nasıl yazıyorlardı? euripides 'i, trajedilerini yazarken görebiliyor musunuz? hiç şüphesiz aristophanes, onun bu etkinliğine gerçeklikten uzak duruşlar katmıştır, ama yazı o dönemde bugünkü kadar tekbenci değildi: yaşlı plinius 'un bir okuyucusu (yunanlı) ve bir de yazıcısı (latin) vardı. etrafı bu iki eklentiyle çevrili olarak (bunların birer protez olduğu da söylenebilir), bir yandan yemek yerken bir yandan da okuyup yazıyordu: içselliğini, kutsallığını bu kadar kaybetmiş başka bir şey olamaz. aynısı cicero için de geçerliydi: çok hızlı yazardı (elinde tuttuğu tabletleri kullanırdı yazı için), ve yazıcı da kitabı kopyalardı: metin, yazıldığı andan itibaren apaçık bir dışsallığa adanıyordu, şöyle söylemek geliyor içimizden: iffetsiz bir dışsallık. çünkü bizim bugünkü yazımız, yalnız başına üretildiği için, bir tür içsellik taşıyor, bir tür gizlilik, sapkınlık ya da duruma göre evle kurulan bir bağlantı. bence, bir kişiyi yazı yazarken izlemek kadar ölçüsüz bir davranış yoktur: bunun da ötesi, bu kişiyi dudaklarını hafifçe kıpırdatarak kitap okurken izlemek olurdu. sade, bu sahneyi kaçırmıştır (ona göre fazla yumuşak bir sahne): alçak sesle kitap okuyan bir kişinin dudaklarında telaffuz edilmekte olan metni yakalamak, sergilemek. geçmişin bu erotizminin bugün yaşaması olanaksızdır: okuma ve yazma artık gizlenen etkinliklerdir."

roland barthes
yazı üzerine çeşitlemeler/metnin hazzı - YKY
türkçesi: şule demirkol

30.6.06

yemezler..



hâlâ görmeyen varsa diye..

aslında kendim için yapıyorum bunu. ciddiyetini hiç bozmayan hayalperest hako'nun zıplamasını ve haykırmasını görmek içimi ferahlatıyor. dönüp dönüp bakmalı.

demek ki neymiş, artık yemiyorlarmış...

şarkının yaratıcıları olan deli grubuna, klibi yapan büyük yetenek hako'ya ve gelmiş geçmiş bütün ösyemelilere selâmlar, hürmetler.
***
bir de sokarım politikana vardır, hazır konuya girmişken. böyle lafları kadınların ağzına hiç mi hiç yakıştıramayanlar tarafından görmezden gelinip yok sayılan, yasaklanan bu şarkıyı ve 'hüp'ten ibaret sanılan nazan öncel'in esaslı şarkılarını unutmamalı. bir de şunu: "hangisinden rahatsız oldular acaba, 'sokarım'dan mı, 'politikana'dan mı?!"

22.6.06

önce söz vardı



blog aleminde birinci yılımı doldurduğum şu günlerde kafam çıfıt çarşısı misali, -ki ben çok severim hem kelimeyi, hem çarşıları, pek memnunum halimden, şikâyet etmiyorum.

yetişemiyorum, yazıyorum, yazamıyorum, koşuyorum, yoruluyorum. teknoloji marifeti olarak tek isteğimi, düşüncenin doğrudan yazıya dönüşmesi meselesini halledilmesi üzre ortaya fırlatıyorum. gençler bi de bununla ilgilenseler diyorum.

yaz yaz nereye kadar, diyorum. kendimi ciddiye almıyorum, onu bırakıp başka şey yazıyorum. vikipedi canavarı olma yolunda ilerliyorum. her kelimeden kuşkulanmaya başlayıp durup durup sözlüklere bakıyorum, her bilgiyi doğrulatmaya çalışıyorum.

amaan, doğru ne ki, gerçek nerede.. gidip çay koyuyorum kendime.

herkes kendi biyografisini yazsın kampanyası açayım diyorum, nesnel olmaz diyolar. başkası nasıl nesnel olacak benim bile yazdıkça farkettiğim hayatımla ilgili, bilemiyorum. herkes kendini nasıl önemsiyor, söylediği sözün şehvetine kapılıyor, herşey nasıl fazla, hızlı ve karmaşık akıyor.

"karmaşık düşünmek önemli değildir, önemli olan doğru düşünmek."

ansiklopediye yazılabilecek kişiler, tarafsız bakış, öfke, inat.. meselâ kösem sultanın hayatının o kadar laftan arta kalan nesnel durumu nedir, merak ediyorum.

hitlerle, sayılarla, istatistikle, velhasıl skorla bu kadar kafa yorulmasına kafa yormaktan vazgeçmek istiyorum. birkaç yüz yazı sonra vazgeçerim herhal diyorum. bu yüzden yüzüncü yazımı kutlamak için ne yapacağımı düşünmek zorunda olmadığımı farkedip seviniyorum.

sınavda en az puanı almak için yarışanlara, en kötü karneye bisiklet verenlere zakkum çiçeklerinden bir buket yolluyorum. bence de hodri meydan..

onlar öyle ciddiyet vehmetmeseler de benim gözümde/gönlümde bu hit meselesiyle dalgasını geçen 1 milyon sitesinin kankalarını ve özellikle de yanar döner sayaçlarını pek beğendiğimi, yan tarafı kalabalıklaştırmakta pek istekli olmasam da link veresim geldiğini;
1 milyonuncu hitlerinde de onlara zerzevattan bir bisiklet yollayacağımı söyleyeyim diyorum.

size de bugünlerdeki hal-i pür melalimi anlatması için ilk sözün ilk görüntüsünü gönderiyorum. huzur ve gürültü!

gözlerinizden öperim.

8.6.06

sağlam deniz kabukları



biraz aşağıda konuşlanan, benim kendimce araf diye başlık attığım şarkı sözleri, bu sayfaların -yine kendince- ziyaretçi akınına uğramalarına neden oldu. anlam veremediğim biçimde arama motorlarının ilk sırasında yer aldık, hadi hayırlısı..

yani bunca zamandır bunca yazı, fikir, şu bu; boş anlayacağınız.. arada bir, tamamen işin kolayına kaçarak, hislerime kısmen tercüman olması için buraya yapıştırıverdiğim 'başkalarının sözleri'nden biri; -ki bir diğeri olan duman şarkısı da hâlâ hit alıyor ayıptır söylemesi-, bi sürü insanın buraya uğramasını sağlıyor. hit'lerle, gelip giden sayısıyla işim olmadığını söylemiştim. yine söylüyorum. gelenlerden 'kalan sağlar bizimdir' diye devam ediyorum. arada yine şarkı sözü attırıverirsem, bilin ki okuyucu çekmek için değil, tıkandığım anda can simidi olduklarındandır.

herhalde bu ilgiye mazhar olan epeyce şarkı vardır, ama nedense sözlerin payının çok ve de önemsenmeye değer olduğunu düşündüm. büyük şehirde, daha çok da istanbul'da yaşayanlara tanıdık gelen, ‘gitmek istemek’, ‘şehirden yorulmak’ temaları, 'hadi gelin köyümüze geri dönelim'in modern çeşitlemesi bir virüs gibi bünyeleri iyiden iyiye sarmış durumda. virüs dememe bakmayın, her daim gitmek isteyen biriyim ben. ama, lafı çok edilenin uygulama şansının kalmadığını düşünürüm. konuşa konuşa laçkalaşan, sanki gidilmiş gibi, yapılmış gibi eylemin yerini tutan arzu. hatta çoğu zaman arzu bile olmayan, sadece mızmız bir şikâyet olarak kalıveren, neredeyse modalaşmış bir söylem.

‘bir şeyler yapmak lâzım’ demenin, bir şey yapmanın yerine geçmesi.

araf’ın yorumlarında blog aracılığıyla selamlaştığım arkadaşım, bana bunların nasıl daha sert, daha damardan meseleler olduğunu hatırlattı bir yandan da, eski bir istanbul şiiriyle. sağolsun. tamam ben de şiirin, şarkının hasının nerede olduğunu unutmuyorum, ama önüme kolayca gelenin arkasından gidiveriyorum bazen.

bir kedinin hatıraları’na giderseniz, devin'in kedili, köpekli, çocuklu evine konuk olursunuz; nasıl donanımlı ve üretken bir kadın olduğuna bizzat şahidimdir. ama ben sözünü ettiğim şiiri buraya da alıcam. başka dönemlerin sözleri olarak yan yana dursunlar ve istanbul çeşitlemesi yapsınlar diye. devin, lütfi’nin anısına demiş, bence siz de onun anısına okuyun.

kirli yüzlü melekler

sayende sayeban olduk istanbul şehri
sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk
yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda
ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi
saplanıp hançer misâli bir hilâl
sokaklar serseri biz serseri
yüksekkaldırım da bir cezayir şarkısını dile getirdi plâklar
cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir
sinemalar neredeyse boşalacaklar
vay anam vay
sen ne dersin istanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım
yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı
kurtulamadık gitti bu denlü kepaze hayattan
hep böyle gecelerin koynunda yaşadık
geceler serseri biz serseri
karakoldaki aynada safran gibi kirli yüzümüz
gözlerimiz hasta gözleri ellerimiz hasta elleri
kırılmış kavala dönmüşüz
sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri

attila ilhan

----------------------------------------------------------------------------
not: ordan burdan fotoğraf bulup ekliyorum bu sayfalara, bazıları zamanla adresini kaybediyor, kayboluyor. arada rastlıyorum bazılarına, ama dönüp onları düzeltecek halim yok, bırakıyorum. ama bir tanesine takmış durumdayım. lütfi! için seçtiğim deniz kabukları üç seferdir gidiyor, ben de üşenmeden yenisini buluyorum. yine gitmiş! sağlam deniz kabukları olan bir yer istiyorum!

edit: dün sistemdeki problem nedeniyle bu yazı ortalarda kaldı. yani birileri okudu, yorum bile gönderdi. ama ben daha fotoğrafı yerleştirememiştim -ki 'çekip gitmek' konusuna yakışır-..
akşam buradaki bir araba lafa 'aksak' bir yerden özet geldi: "gidiyorum işte, gitmenin nesini anlatayım.". ayrıca 'kirli yüzlü melekler' lafı da geçti ki dizide, eh yani, bu kadar mı olur!